| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Soru BankasiRSSYorum RSS
49 "coğrafya" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"coğrafya" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Türkiyede Göller ve Oluşumları -Volkanik Göller - Karstik göller 

                          TÜRKİYE’DE DOĞAL GÖLLER VE OLUŞUMLARI                                Göl:Karalar üzerindeki çukur alanların sularla dolması sonucu oluşan su birikintisidir.Türkiye’nin yeryüzü şekillerini çeşitlendiren ve ona daha da .ok güzellik veren varlıklardan biri de göllerdir.Memleketimizde büyüklü küçüklü çok sayıdaki göllerin yüzölçümü 9243 km² yi bulur. Bu göllerden 50’ye yakını 10 km² den daha büyüktür. Sayıları 70’i geçen, kimi zaman geçici gölcükler olarak daha da çok olanların yüzölçümü ise 250 km² ye yaklaşır.                Türkiye’nin gölleri çok farklı büyüklükte ve derinliktedir. İçlerinde Van Gölü 3738 km² yüzölçümünde ve 100 m. ye yaklaşan derinlikte olanı bulunduğu gibi, yüksek dağlarda ve karstik bölgelerimizde orta ölçekli haritalarda bile gösterilemeyecek kadar küçük göller de vardır.Ancak, bu pek küçük göller içinde çok derin olanları da bulunmaktadır.Buna karşılık, yüzölçümü çok fazla görünen Tuz Gölü (1642 km²) gibi bazı büyük göllerde derinlik çok yerde 2 m. yi geçmez.Sadece Koçhisar kasabası güneyindeki bölümünde 10 m. ’ye yaklaşır. Bu durumuyla Tuz Gölü yılın uzun süren kurak mevsiminde çok çekilerek küçük bir göl ve yer yer tuzlu bataklıklar halinde kalır, yağışlı mevsimde yayvan çanağına yayılarak büyük bir göl görünüşü alır.                Doğal göllerimiz,n bir kısmının ayağı vardır ve bu yol ile fazla suları denize ulaşmak üzere boşaltılır. Bir kısım göllerimizin ise ayağı yoktur ve fazla suları ya yayılmak suretiyle gölün büyümesine yol açar, ya da kenarları yüksek yerlerle çevrili ise göl seviyesinde belirgin kabarmalar olur.Böylece sözgelişi Sapanca Gölünün fazla suları çark suyunun yoluyla Sakarya’ya dökülerek gölün seviyesi normale yakın bulunurken, ayağı olmayan Van Gölünün seviyesi yükselmektedir.Gerçekten Van Gölü’ne oldukça kuvvetli dereler ve çaylar bolca su getirir, buharlaşma ise nispeten azdır.Bu yüzden gölün suları, özellikle son 100-150 yıl içinde yükselmiş.Türkiye Göllerinin Meydana Gelişi, çeşitli olaylara bağlı bulunarak, birbirinden farklı oluşlar gösterir.Göl sularının birikmesine yer veren çanak nasıl oluşmuş ise;göl de oluşması bakımından o soydandır:                1-Tektonik GöllerèGölün oluştuğu yerde daha önce bir yerkabuğu çöküntüsü olmuşsa, göl çanağının esası bu yol ile hazırlanmış demektir.Böyle yerkabuğu kırılmaları ve bükülmeleri yoluyla oluşmuş çanaklardaki göllere tektonik göller adı verilir.Her tektonik çöküntü yerinde göl bulunması gerekmez.Çünkü göl, birikebilecek suların bulunduğu ve bunların birikebileceği çanak biçimi şartının mevcut olduğu yerlerde oluşur.Böyle göllerin sayısı Türkiye’de çoktur (30 kadar göl böyledir).                2-Volkanik GöllerèBir kısım göller de vardır ki, yanardağ püskürmeleri ve patlamaları sonunda meydana gelmiş bulunan çukurlarda (çanaklarda) suların birikmesinden doğmuştur:Krater gölleri, kaldera gölleri, maar gölleri gibi.Memleketimizde bu türlü göller de çoktur.                3-Buzul Göller    èBir kısım göller de vardır ki, bunlar geçmiş yakın bir devirde buzlar altında kalarak bu buzların yeri aşındırması ve oyması nedeniyle küçük çanaklar doğmuş buralarda sular birikerek gölcükler oluşmuştur.Türkiye’nin buzul aşındırmasına uğramış yüksek dağlarında bu göllerden çok sayıda vardır.                4-Karstik Göller  èKalker ve jips gibi eriyebilen taşların kalın tabakalar halinde bulunduğu yerlerde oluşmuş bulunan çanaklar içinde de suların birikmesi halinde çoğunca yanyana birçok göller teşekkül etmiştir ki, bunlar karstik göllerdir.Türkiye’de karstik göllerin sayısı çoktur.Hele yağışlı mevsimlerin ardından da bu olaylara yer veren bazı dağlarımızda bunlar geçici göller halinde sayılamayacak kadar çoğalır.                5-Set Göller       èBirçok göllerimizde vardır ki,önleri herhangi bir şekilde bir set ile kapanmış bulunan ve böylece çanak şekline girmiş olan eski çukurluklar içinde suların birikmesiyle o gibi yerlerde çeşitli büyüklükte göller oluşmuştur.Bunlara setleşme gölleri denir.Türkiye’de sayıları çok olan böyle göllerin oluşmasında set işi gören engelin çeşidine göre farklı adlar verilir:Heyelan seddi gölü, alüvyonlu set gölü,lav seddi gölü,yapma set gölü gibi. 1-TEKTONİK GÖLLER:                Memleketimizin başlıca gölleri, yerkabuğunun çöküntülere uğramış ve bu yol ile geniş çanaklar biçimi almış yerlerinde suların birikmesinden doğmuş olup, sayıları büyükçe göl olarak ,20’den çoktur.Güney Marmara bölgesi gölleri (Kuş gölü,Ulubat gölü,İznik gölü), Simav,Acıgöl, Eğridir,Kovada,Ilgın, Beyşehir,Hazar,Tuzla,Yaygölü,Seyfe,Eber,Akşehir gölleri, esas çizgileriyle bu şekilde meydana gelmişlerdir.Van,Sapanca,Amik göllerinin temeli de böyle olmakla beraber, biraz aşağıda bunlar karma oluşumlu olarak belirtilecektir.                Kuş Gölü(Manyas gölü) 162 km² yüzölçümlü bir göldür.En uzun yeri 18,eni 10-12 km olup birkaç metre derinlikte (en derin yeri 10 metre) pek yayvan bir çanakta oluşmuştur.Bu nedenle göl seviyesinde ufak bir kabarma sonucu sular çevreye doğru hemen yayılır.Yine bu nedenle türlü mevsimlerde gölün yüzölçümü değişik değerler verecek şekilde daralır,genişler.Çevresi bu yüzden sazlık ve bataklıktır.Buralarda çok çeşitli kuşlar yaşar.Bundan ötürü burası kuş cenneti adı ile anılır.Buna bağlı olarak Manyas gölü adı yerine Kuş gölü denir.Bu çanak Gönen-Bursa uzun çöküntü alanındaki çukurluklardan biridir.Bu çöküntü alanı içinde  Gönen ovası,Kuş gölü çanağı, Ulubat gölü çanağı,Bursa ovası vardır. Gölü besleyen başlıca akarsu Balıkesir taraflarından inen Kocaçay’dır.Gölün deniz yüzeyinden yüksekliği 15 m. dir.Fazla suları Güneydoğu ucundan Karadere adıyla çıkar, Simav çayına doğru akar.Turistik bir göl olduğu kadar balık bakımından da zengindir.Balık iskelesi Sığırcık köyündedir.                Ulubat Gölü(Apolyont gölü), 136 km² yüzölçümlü bir göldür.Uzunluğu 24 km,genişliği 12 km, derinliği 2-3 m., en derin yeri 10m., denizden yüksekliği 5 m.dir.Bu yayvan çanaklı gölde yağışlardan sonra kabarma ve çukur yerlere taşkınlar olur,bu sıralarda gölün yüzölçümü 160 km² yi geçer.Kirmasti çayı ile beslenir, bir ayak ile suları Simav çayına dökülür.Gölde balık yoktur (yayın,sazan,turna…).Bir kısım köyler balıkçılıkla geçinir.                İznik Gölü, Gemlik körfezinin bir uzantısı görünüşünde, 308 km² yüzölçümlü bir göldür.Uzunluğu 32,genişliği 12 km. yüksekliği 85 m., derinliği 65 m. dir.Bu derinlik kuzey bölümünde 10-15 metre, güney tarafında 40-60 metredir.İznik gölü çanağı, batıda Gemlik körfezinden,doğuda Geyve-Pamukova çöküntü alanına kadar uzanan tektonik çukurlar dizisi içindedir.İznik gölü çanağı ile Gemlik körfezi arasında birinci ve üçüncü zaman tabakalarından oluşmuş dar bir eşik vardır.Şimdi bu eşiğin iki yanı alüvyonlarla çevrilidir.Buna göre, İznik gölü çanağı ile Gemlik körfezi çukurluğu birbirinden ayrı iki çöküntü alanı olarak aynı olaylarla doğmuştur.İznik gölünün beslenme alanı dardır.Çevredeki dağlardan göle inen derelerle kaynaklar gölü besler.Gölden Gemlik körfezine doğru açıktan bir çok gözelerden çıkar,sonra Garsak deresi ile birleşerek Gemlik körfezine dökülür.Bu tatlı sulu ve duru gölde çok çeşitli balıklar üremiştir.                Acıgöl, göller bölgesinde yüzölçümü 154 km² olan, birkaç metre derinlikte,en uzun yeri 25,eni 8 km,denizden yüksekliği 836 m. olan bir göldür.Çevreden inen küçük akarsularla beslenir. Az yağışlı bir çevrede bulunan bu gölün ayağı ve dışarıya akışı yoktur.Bu nedenle suyu tuzludur. Acıgöl,Büyük Menderes çöküntü hendeğine bir bölümündeki  çanakta oluşmuştur.Gölde yaz ve kış arasında önemli seviye değişikliği olur.                Eğridir Gölü, yüzölçümü 486 km²,uzunluğu 50,eni 3-15 km., derinliği en çok 17m. , çok yeri 5-10 m., denizden yüksekliği 916 m. olup,kuzey-güney uzanışlı büyük bir çöküntü alanının bir bölümündeki çanakta oluşmuştur.Biraz güneyindeki Kovada gölü (10 km. boyunda, 2 km eninde) de bu çevredeki dağlardan inen dereler ve gölün yakınından ve dibinden çıkan gür su kaynakları ile beslenir.Göl, kalın kalker tabakalarının   çok yaygın olduğu bir bölgede bulunduğundan bu çanağın oluşmasında karstik olayların bu arada yer altı akarsularının önemli yeri olmuştur.Bu göl,yerkabuğu çöküntülerinin esası hazırlandığı ve karstik erime olaylarının oluşmalara katıldığı iki büyük polyenin yani gülovanın (kuzeyde Hoyram,güneyde Eğridir) birbirine eklenmesinden doğmuştur. Gölün seviyesi son 15-20 yıl içinde kabarma göstermiştir.Gölün fazla suları güney ucundan çıkan bir ayak ile 10 km. güneyindeki ova Kovada gölüne dökülür.Bu ayak, bir iki km. enindeki Boğazova hendeğinden geçerek Kovada’ya ulaşır.Gölün kabarık zamanında Kovada gölüne bol su taşır, burada düdenlerden dibe iner.Böylece Eğridir çöküntü alanı, karstik yol ile yani suyutan delikleri yoluyla sularını yerlere boşaltan kapalı bir tekne iken,sonraları Aksu çayının bir kolu bu suları boşaltmaya başlamıştır.Elektrik üretiminde bölge için önemli yeri vardır.                Ilgın Gölü, Türkiye’nin çöküntü göllerindendir.İç Anadolu’nun bu düz kenarlı uzun gölü(boyu 16,eni 3 km,yüzölçümü 50km²,yüksekliği 1019m.) kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir çöküntü hendeğinin bir bölümünde oluşmuştur.                Beyşehir Gölü,(650 km²,boyu 45,eni 20 km,yüksekliği 1121 m,derinliği 10 m. ’yi geçmez,tatlı sulu,Türkiye’nin üçüncü büyük gölü).Bozkır-Seydişehir-Beyşehir teknesinin bir bölümünde oluşmuştur bu büyük tekne Toros kıvrımları arasında kalmış.Üçüncü zaman göl tortularına yer vermiş yer kabuğunun buradaki çöküntü alanlarındandır.Gölün batı yanında kıvrım dağları uzanışına paralel kırılma yerleri de vardır.Buradaki sıra sıra adalar göl suları altında kalmış tepe uzanışlarıdır.Gölün fazla suları önceleri Suğla gölüne ve oradan da Çarşamba suyuna karışarak Konya ovasına doğru akardı.Şimdi Suğla gölünün yanından geçirilen kanal,gölü doğruca Çarşamba suyuna bağlanmıştır.Ancak, su çok fazla gelirse Suğla gölüne verilir.Konya ovasının sulanmasını düzenlemek için Beyşehir kasabası yanında bir refülatör yapılmıştır.Gölden çok miktarda balık tutulur bir kısmı tuzlanarak başka yerlere gönderilir.                Hazar Gölü,(85 km²,boyu 25,eni 5 km,derinliği 100 metreye kadar,yüksekliği 1248 m). 40 km kadar uzunluktaki bir çöküntü hendeğinin bir bölümündedir.Bu uzun çukur alan bu bölgedeki kıvrımlar eksenine paralel çöküntü yerlerindendir.Bu bakımdan oluşu Batı Toros göllerinin oluşlarını andırır.Hazar gölü dere ve kaynak suları ile beslenir fazla suları Dicle’ye boşalır.                Tuzla Gölü,(23 km²,boyu 8,eni 4 km,derinliği batı kıyılarında 10-15 m,denizden yüksekliği 1138 metre).Batı bölümünde kırılmaların bulunduğu bir çöküntü alanında oluşmuş çok tuzlu ve dışarıya akışı olmayan bir göldür.Kayseri’nin hemen kuzeydoğusundaki bu göl çanağına çevre dağlarından inen dereler, çok alüvyon getirmiş,bu nedenle bir yandan burada genişçe bir ova oluşmuş.Gölün bir yanı bataklık olmuştur.Gölün tuzundan faydalanılır,yazın bu gölün suları çok çekilir.                Yay Gölü,(yağışlı mevsimlerde çok genişleyerek 60 km’yi geçen kurak mevsimde çok çekilerek 20 km. den aşağıya inen bir göl ki,derinliği 1-2 metre,yüksekliği 1017 m).  Erciyes dağının güneyindeki çok büyük Develi ovasının (1000 km²) bir bölümünü kaplayan bir göldür.Bu ova, geniş bir çöküntü alanı olup, yay gölü ve bunu yaygın durumundaki şekli sayılabilen sultan sazlığı,bir çöküntü alanının bataklık-sazlık-göl halidir.Yay gölü,bu pek geniş çöküntü alanının en çukurda kalmış çok yayvan bir çanağındandır.                Seyfe Gölü,(15 km²,boyu 10,eni 4 km.,en derin yeri 5m., yüksekliği 1110 m.),Çiçek dağı dağlık alanı ile Kırşehir kütlesi arasındaki çöküntü alanının bir bölümünde oluşmuştur.Birkaç küçük dere ve kaynakla beslenen kapalı,tuzlu ve yazın çok çekilen bir göldür.                Eber Gölü,(genişlemiş zamanında yüzölçümü 125 km²,yazın en çekilmiş zamanında 15 km² ye iner,çanağı yayvan ve derinliği birkaç metreye kadar olup,yüksekliği 967 m.),Afyon-Akşehir arasında ve Sultan Dağları’nın önünde uzanan çok geniş çöküntü alanının bir bölümündeki yayvan bir çanak içinde oluşmuştur.Gölün çevresi geniş sazlık,bataklık ve otluklarla kaplıdır.Göl,Afyon taraflarından gelen Akarçay ve Sultan dağlarından inen derelerle beslenir. Kabardığı zamanlarda gölün fazla suları yakınındaki Akşehir gölüne dökülür.                Akşehir Gölü,(yüzölçümü kabarık zamanlarda sazlık ve bataklıklarla birlikte 332 km²’yi bulur, yazın çekilir,göl küçülür, 100 km² ye iner. 50 yıl kadar önce bu göl kuruyacak duruma bile gelmişti.Gölün en derin yeri 8m. kadardır. Yüksekliği 958 m. dir), yanındaki Eber Gölü gibi büyük bir çöküntü havzasının bir bölümünde oluşmuştur.                 Tuz Gölü,(suların göl çanağını doldurduğu aylardaki yüzölçümü 1642 km²,normal zamanlarda 1000 km²,suların çok çekildiği kurak aylarda 200 km²,derinliği birkaç metre,doğu bölümünde 10 m.,denizden yüksekliği 925 m.),kırılmalara ve bükülmelere uğrayarak çanaklaşmış geniş bir çukur alanda oluşmuştur. Göl suları,bu pek geniş çukurlaşma alanının bir bölümünü örtmüştür. Gölün,geçmiş yakın devirlerde daha geniş olmuş bulunduğu sanılıyor.Tuz gölü,çevreden inen derelerle beslenir. Haritalarda Van gölünden sonra Türkiye’nin en büyük gölü olarak görünen Tuz gölü,gerçekte çok yayvan bir çanak içinde suların yayıldığı pek sığ bir gölden ibarettir.Yazları iyice çekildiği zaman Koçhisar güneyindeki Körfez ile gölün ortasındaki bazı derince yerlerden başka göl görünüşünde bir yer kalmaz.Böyle zamanlarda gölün az derin yerleri çatlaklarla dolu tuzlu topraklar olarak görünür.Çok tuzlu olan göl suları buharlaştığı zaman yerinde birkaç mm.den  20-30 cm. ye kadar türlü kalınlıkla tuz tabakaları meydana gelir.                Suğla Gölü,(sularla iyice örtüldüğü zaman yüzölçümü 165 km²,yaz sonlarında 30 km²,bazı yıllarda 10 km²,bazı yıllarda da kuruyacak hale gelir,derinliği birkaç m. kadardır.Yüksekliği 1040 m.). Bozkır-Seydişehir-Beyşehir çöküntü teknesinin güney bölümündeki yayvan bir çanakta oluşmuştur.Güneydeki göl girintisinde bulunan birçok su yutan  deliklerden (düdenlerden) göl sularının bir kısmı dibe dalar.Suğla gölü, Konya ovasını sulamak için bir rezervuar  görevi yapmıştır. Burada doğal bir göl durumu bulmak güçtür.Çok verimli topraklardır.                Burdur Gölü,(176 km²,boyu 30,eni 6 km,yüksekliği 845 m.), dağlar arasındaki geniş bir çöküntü alanının bir bölümünde oluşmuştur.Göl çanağının çevresinde yer yer faylar vardır.Dar bir eşik ile Isparta ovasında ayrılır.Burdur gölünün denize akıntısı yoktur.Bu yüzden suları  tuzlucadır.Göl çevreden inen çay ve derelerle beslenir.Derin yerleri vardır.                2-VOLKANİK GÖLLER:                Türkiye’de volkanik göller geniş yer tutar.Bu bölgelerde ki yanardağ faaliyetlerinden bir kısmı yakın bir geçmişte de sürmüştür.Bu nedenle henüz fazla aşınmalara uğramadan tazeliğini korumuş yanardağ şekilleri ve bu arada da krater,kaldera,maar gibi volkanik çukur şekiller yoktur.Bu çukurlardan bir kısmında sular birikerek göller oluşmuştur.Türkiye’de bunların sayısı çokçadır.Burada birkaç örnek verilecektir.                Nemrut Gölü,(yüzölçümü 13 km²,denizden yüksekliği 2247 m.)Türkiye’nin en büyük krater gölüdür.Gölün en uzun yeri 6, en geniş yeri 2 km. dir.Derinliği bilinmiyorsa da  çok derin olduğu sanılmaktadır.Göl, yağmur ve kar suları ve kaynaklarla beslenir.Göl sularının bir kısmının Nemrut Dağı’nın batı eteğindeki Gölbaşından yüzeye çıktığı sanılmaktadır.Bu dip akıntısı nedeniyle gölün suyu tatlı kalmıştır.Göl kışın donar.Nemrut gölü geniş ölçülü patlamalar sonucu meydana gelmiş 10 km. çapındaki patlama kraterinin (buna kaldera denir) üçte bir alanını suların kapladığı bir volkan gölüdür. Bu kalderanın (patlama kraterinin) çok yeri, daha sonraki püskürmelerle çeşitli volkanik maddeler ve bu arada lav akıntıları ile yer yer dolmuştur.Hemen her yanı dimdik ve renk renk kayalıklar halindeki yüksek yamaçlarla çevrilidir.Göl dağın yüksek yerlerinden birkaç yüz metre aşağıdadır.                Meke Tuzlası gölü:,İç Anadolu’da ki volkan göllerinden biridir.Dünyada nadir bulunur özellikte bir oluşması vardır.Karapınar kasabası yakınındaki bu göl, halka biçimindedir.Bu çevrenin volkan malzemesiyle örtülü platosundaki büyük bir kraterdir.Çapı 800 m.yi geçer.Platodan olan derinliği 30 m.dir.Bu kraterin ortasında yine volkanik bir tepe yükselmiştir. İşte göl bir halka biçiminde bu tepeyi çevirmiştir. Suyu tuzludur ve çokça tuz elde edilir.Göl derin değildir.                Acıgöl:,Meke Tuzlası gölünün hemen yanındadır.Çapı 700 m. olan bir kraterdir. Çevresindeki platodan 70 m. derindedir.Gölün çok derin olduğu sanılmaktadır. Suyu acı ve tuzludur.                Acıgöl:,Nevşehir ilinde eski adı Dobada olan bucakta,çapı 500 m. olan bir krater gölüdür. Suyu acı ve tuzludur.Dibinden gazların da çıktığı su kaynakları vardır.Kraterin derinliği 50 m. kadardır.                Gölcük:,Isparta yakınında bir krater gölüdür.Yüzölçümü 1 km² kadardır. Bu çukurluk geniştir (1.5 km. çapında). Patlama krateri özelliğindedir ve göl çevresinin çok yerinde göl yüzünden 150 m. yükseklikteki volkan külleri ve tüfleri halinde yığılmıştır.Göl kenarının bir bölümünde taşlaşmış dolu tanelerini andıran, çok sert, yuvarlak ve ceviz iriliğinde kat kat volkan taşları yığıntıları vardır.Göl, yağmur suları ve kaynaklarla beslenir.Gölün suyu çevredeki kumlar arasından sızar.Bir tünelden geçirilen sularla Isparta’nın su ihtiyacında kullanılır.                 3-BUZUL GÖLLERİ                Türkiye’nin yüksek dağlarında buzul gölleri çoktur.Bunlar ya bu dağların üst yamaçlarında yan yana ve üst üste sıralar halindeki küçük çanakların sularla dolması ile oluşmuşlardır ki, bunlara buz yalağı gölü denir veya buzulların koparıp sürüklemiş ve bir yerde yığmış bulundukları taş yığınlarının (morenlerin) gerisindeki çanaklarda suların birikmesi ile göl meydana gelmiştir. Böyle göllere de moren seddi gölleri denir.Yüksek dağlarımızda bunlardan her ikisi de küçük çanak şekilleri ve göller olarak görülür.Çoğunca büyüklükleri 1 ile 20 dönüm kadardır.Derinlikleri birkaç metreden 50-60 m. ye kadar olanlarına varıncaya dek çeşitlidir.Her biri dağlarımızın yüksek yamaçlarına serpilmiş bulunan bu inci gibi göllerin çanakları, yakın bir jeolojik geçmişte (Dördüncü Zamanın ilk yarısında) buzul oymaları ve setleşmeleri ile oluşmuşlardır.                Türkiye’nin buzul gölleri,başlıca şu yüksek dağlardadır:                Hakkari dağlık bölgesinin Cilo dağları (şimdi bu dağların adına Buzul dağları denilmektedir),bunun hemen doğusundaki Sat dağları, Hakkari kuzeyindeki Karadağlar,Süphan dağı,Doğu Karadeniz dağları ve özellikle Kaçkar dağları, Munzur dağları,Orta Torosların Ala dağları, Bolkar dağları,Bunların kimisinde yan yana birkaç göl görülür.Kimisinde buz yalağı çukurları varsa da, bir yanları açılmış olduğundan çanak biçimini kaybederek göl oluşamamış veya varsa boşalmıştır, kimisinde de tek tek göller vardır.                Cilo,Sat,Karadağ:Memleketimizde buzul göllerinin çok olduğu yerlerden biri Hakkari dağlık bölgesinin yüksek dağları ve bu arada Cilo dağı (Buzul dağı),Sat dağı ve Karadağ’dır. Buralarda kimisinin arkaları kayalık ve dik yamaçlı,dipleri derinde,kimisinin önleri molozlarla çevrili az derin olan birçok göller vardır.Sayıları 15 den fazladır.Bu göllerin çoğu 2800 m. den daha yüksek yerlerdedir.                Kaçkar dağları:Doğu Karadeniz dağlarının en yüksek bölümü olan bu dağların (3937 m.) kuzeye bakan yamaçlarında bol yağış ve elverişli bakıcak şartları bulunduğundan, günümüzde burada 3 büyücek buzul (her biri 1 km.) ile geniş bir şekilde doruklardan 3000 m. aşağılara kadar kalıcı karlar alanları vardır. Buradaki buzullar 2850-3000 m. aşağılara sarkmışlardır. En yakın jeolojik geçmişte (Diluvial devirde) bu dağlarda kalıcı karlar sınırı bugünkünden 500 m. daha aşağılara iniyordu ve kilometrelerce uzunlukta buzullar oluşmuştu. Bu soğuk ve günümüze göre daha bol yağışlı çağdan sonra, kalıcı karlar ve buzullar yükseklere çekildi. Böylece o devirde buzulların aşındırıp işlediği birtakım çukurluklar,buzul vadileri, hörgüçkayalar, bugün taze şekilleriyle görülür. Şimdi böyle yerler buzlarla örtülü olmayıp çanak biçimli yerlerinde (buz yalaklarında) sular birikerek küçük küçük  göller oluşmuştur.Bu göllerin oldukça derinleri vardır.Sayıları bu dağlarda 15’i bulur,daha güneydeki yüksek göllerle birlikte bu sayıyı da geçer.                Gelyana Gölü:Hakkari dağlık bölgesinde (3000-4000 m.) buz aşındırmaları ve oymalarıyla oluşmuş, güzel görünüşlü küçük dağ göllerinin sayısı 15’i bulur.Burada bunlardan birini örnek olarak verelim. Büyük Cilo buzulunun hemen kuzeydoğu yanındaki Gelyana gölü.                Temelde çok sert taşlar (radiolaritler) bulunmakta, gölün yerleştiği derin çanak bu taşlar içinde kazılmış olmaktadır. 3100 m. yükseklikteki buzlar alanlarından yazın akan sular gölün (yüksekliği 2950 m.),3 yanı çağlayanlı ki ,gölü besleyen sular bunlardır.Yüksek dağdaki bu doğal ve görkemli manzarayı başka yerlerde görmek oldukça zordur.Bu nedenle de turistik değeri çoktur.                Munzur Dağları:Yükseklik 3000 m. yi geçen Munzur Dağları’nda ve çevresindeki başka yüksek dağlarda kalıcı karlar bulunduğundan ve buz aşındırması da olduğundan, buz yalağı ve moren gölü özelliğinde birkaç küçük göl vardır.                Orta Toroslar:Orta Torosların Aladağların da (3000-3800 m.) buzul alındırması ve moren yığılması ile oluşmuş,çok yükseklerde küçük buzul gölleri vardır.Burada Demirkazık doruğunun (3726 m.) çevresinde iki küçük göl (Çağılın göl adı ile anılır) ile biraz daha güneydoğu da yedigöller adı ile birkaç göl, bu doruğun kuzuyendi iki göl (Alagöl,Gökgöl) bu türlü göllerdendir. Orta Torosların Bolkar dağlarında da birkaç küçük göl vardır ki, bunlarında bu çeşit göllerden oldukları anlaşılmaktadır.                Bingöl Dağları:Bu arada Bingöl Dağlarının (3250m.) kuzeye bakan yamaçlarında da yer yer kar yığılması ve bunun sonucu olarak aşınmaya elverişli yerlerinde birçok yayvan çanakların kar sıyırmasından doğmasıyla “Kar yalağı gölleri” oluşmuş bulunmalıdır.                4-KARSTİK GÖLLER                Türkiye’de kireç taşı (kalker) ve alçı taşı (jips) gibi eriyebilen taşların çok yer tuttuğu bölgelerde erimelerle oluşmuş çanaklardan suların birikmesiyle göller doğmuştur ki, bunların sayısı çoktur.Bunlar memleketimizin kimi yerlerinde yan yana toplu halde bulundukları gibi kimi yerlerinde de tek tek bulunurlar.En yaygın oldukları yerler Batı Toroslar,Orta Torosların bazı yerleri, İç Anadolu’da Obruk Gölleri alanları ve Sivas bölgesidir.Bunların dışında da karstik göller yer yer ve tek tek vardır.Bu göller dolin, düden, obruk, polye gibi karstik çukurlarda suların birikmesinden doğmuşlardır. Bunların kimisi devamlı göldür,kimisi geçici göldür, kimisi de bataklık ve geçici bataklık özelliğindedir.İçlerinde derin olanları bulunduğu gibi, derinliği birkaç metreden çok olmayanları da vardır.Çoğunun dipten sızıntı yeri veya yerleri vardır.Bu yüzden bu türlü göllerde seviye oynamaları, başka göllere göre, daha çok olur.Böyle göllere yer olmuş çanakların toplu halde bulundukları dağlarda yağmurlar ve kar erimeleri mevsimlerinin hemen ardından birbiri ardından çok sayıda gölcükler belirir. Bir süre sonra bunlar çekilir veya büsbütün kuruyarak çanaklar aylarca susuz kalır.Bu göl çanaklarının bir kısmı, özellikle büyükçe olanları, yalnız karstik erimelerle değil aynı zamanda yer kabuğu çöküntüleri de eklenerek oluşmuşlardır. Böyle yerlerde göl suları, çanağın bir bölümünü örtmüş bulunur, mevsimlere göre genişler veya daralır. Böyle çanaklara bu nedenle gölova (polye) denir.Böyle göllere de gölova gölü (polye gölü) adı verilir.                Türkiye’de polye göllerinin sayısı az değildir. Göller Bölgesi adı verilen geniş bölgede bunların güzel örnekleri vardır.Kestel gölü,Elmalı gölleri,Söğüt gölü,Avlan gölü, Eğridir gölü, Kovada gölü,Beyşehir ve Suğla gölleri bu türlü oluşlar gösterir.Korkuteli ile Bucak arasında 60 km. uzunluk gösteren ve çok girintili çıkıntılı bir biçimi bulunana bu ovalar tüm yönleriyle yer kabuğu çöküntüleri ve karstik olayların birlikte oluşturdukları büyük çanaklardır.Bu çanaklar topluluğunun dışarıya akışı olmayıp, dipteki deliklerle (düdenlerle) sular derinlere iner.Burdur-Antalya yolu bu ovalardan geçer. Bu ovaya doğru çevredeki geniş alanlardan bir çok akarsular iner, yer yer göl haline toplanırlar.Buradaki göl, bu polyeler topluluğu içinde geçici bir göldür.Dere suları ve büyük kaynakların suları ovaya yayılarak bir göl görünüşü belirmiştir.Bu sular çekilince gölün dibi açığa çıkar veya yerinde bir gölcük kalır.Buraya derelerle inen ve ovayı örten suların çoğu suyutan delikler yoluyla dibe inerler. Ova dibinde ve kenarlarında on kadar suyutan yer (düden) varsa da derelerin bol su getirdiği mevsimlerde yeterince suları çekmediklerinden bu deliklerde ovanın sular altında kalmasını önleyemezler.Kestel göl ovasındaki en büyük su taşkını 1931 yılı Mart ayında olmuş,buraya 15 gün kadar çok bol su akmış, düdenler bu suları yeterince dibe çekemmiş,sular ovaya yayılmıştır. O yıl ovada 55 km² yüzölçümünde ve derin yerleri 6 metreyi bulan geniş bir göl belirmiştir. Pek çok arazi sular altında kalmıştır.Bundan sonra sular çekilmeye başlamış ancak 15 ay sonra sular çekilebilmişti.Kestel gölovasındaki  bu türlü taşkınlardan sonra ovanın insan eliyle düzenlenmesi gerekmiş, suyu dibe çeken düdenler temizlenmiş, buralara uzanan kanallar açılmış, böylece derelerin getirdiği bol suların ovaya yayılarak göl haline gelmeden bu kanallar yoluyla düdenlere geçmesi sağlanmıştır.                Yine bu bölgedeki Avlan gölü de benzer bir oluşma gösterir.Elmalı çöküntü alanındaki girintili çıkıntılı ovalar topluluğunun güney bölümünde 16 km² lik, derinliği pek az bir göl oluşmuştur ki, Avlan gölü adı ile anılır.Burada dibe dalıp kaybolduğu delikler vardır.Çevreden gelen dere ve kaynak sularını bu delikler yutar.Bu göl gittikçe küçülerek bugün yerini tarlalara bırakmaya başlamıştır.                Konya bölgesinde Düden gölü ve Obruk gölü adı ile anılan göllerde karstik olaylardan doğmuştur.Bunlar nispeten küçük ve derin göllerdir.Burada Ereğli şehrinin batısında bulunan Düden gölü, gerisi kalker kayalıkları ile çevrili, sularının dipten sızdığı derin bir küçük göldür.Bu gölü yakınındaki geniş Akgöl sazlık-bataklık alanının suları, çakıl ve kumulların arasından sızarak besler.Tuzgölü güneyindeki bölgede kalkerler içinde açılmış, huni biçimde derin çukurlukların dibinde oluşmuş küçük göller vardır ki, bunlar Obruk gölü adı ile anılırlar.Bu göller bulundukları arazide 20-50 metre aşağıdadırlar.Derinlikleri çoğunca 30-100 metre kadardır.Bunlar, yer altı sularının yüzüne rastlayacak derecede verimleşmiş yerlerde ki gölcülerdir.Yer altı suları ile beslenirler.Tek tek oluşmuş bulunan bu küçük göllerden ikisi de Karapınar’ın kuzeybatısındadır. Çıralıgöl ve Kurudeniz.Bunlardan Çıralıgöl 300 m. çapında 80 m. derinliğindeki bir çukurun dibindedir.Bu çukurun kenarları çok diktir.Görünüşü güzeldir.Kurudeniz’de buna benzer.Yine Çumra güneyindeki Timras gölü de bunlardandır.250-300 m. çapında, 30 metre derinlikte bir gölcüktür.Gölün yüzü  ova seviyesinden 20 m. aşağıdadır.Bu bölgede bu göllerden daha birkaç tane vardır.Kırşehir ilinde Mucur kasabasının 10 km. doğusundaki Obruk gölü adı ile anılan bir göl vardır.Çapı 100 m., 50 m. derinlikte olan bu gölün oluşu da bunlara yakınlık gösterir.                Türkiye’de alçıtaşının geniş yerler tuttuğu bölgelerde bu taşın erimesinden doğmuş çukur şekiller ve böyle çanaklarda oluşmuş göller de vardır. Bunlar, en çok Sivas-Zara-Ulaş arasındaki bölgede ve Çankırı-Sungurlu arasında bulunmaktadır. Bir kısmı devamlı, çoğu geçici olarak sayıları çok bulunur. Ancak, alçıtaşı (jips), kireçtaşına göre  daha çabuk eridiğinden, buralarda oluşmuş bulunan karstik şekiller asıl biçimleri daha çabuk silinmiştir. Bununla beraber içerisinde göl oluşmasına yer vermiş bulunan çanak gölü, Batı Lota gölü, Doğu Lota gölü ve Demiryurt gölü ile Ulaş gölleridir. Bunlar çok yerlerinde ancak birkaç metre derinlikte küçük göllerdir. Çankırı-Sungurlu arasında da böyle kümelenen göller vardır. Yazın bu göller tuz ve jips tabakaları durumuna geçerler.                5-SET GÖLLERİ                Türkiye’de bu türlü göllerin hem sayıları çoktur, hem de oluş tarzları farklıdır. Ancak, hepsinde ortak olan bir taraf vardır ki, o da herhangi  çukur bir yerin bir bölümü, herhangi bir şekilde tıkanarak geride bir çanak belirmiş olması, böyle bir çanağın içinde suların birikerek göl olmuş bulunmasıdır. Böyle göllerin çok büyükleri bulunduğu gibi (Van gölü), pek küçükleri de vardır. Yine böyle göller, doğal olaylarda oluşmuş bulundukları gibi, insan eliyle de meydana gelmişlerdir. Bu doğal oluşları ve suni setleri birbirinden ayırt etmeye çalışarak, birincilere “Set gölleri”, ikincilere “Baraj gölleri” demekte fayda umulur. Set gölleri için heyelan seddi, birikinti konisi seddi, delta seddi, akarsu set gölleri, dil seddi, lav seddi, volkan seddi olarak çeşitli sertleşmeleri ve bunun sonucu göl çanaklarının meydana gelişini belirtmek gerekir. Bunların Türkiye’de güzel örnekleri vardır. Sun’i setlerin (barajların) ise çeşitleriyle meydana getirilmiş çanaklarda sun’i göller (bunlara gölet denilmektedir.) oluşmuştur. Şimdi bunların belli başlı örneklerinden kısaca söz edelim.                Heyelan, türlü büyüklükteki kayaların ve tabakaların yamaç-aşağı kaymaları olayıdır. Bu kayan kütleler birkaç bin m³ olabileceği gibi, birkaç yüzbin m³, hatta milyonlarca m³ olabilirler. Yuvarlandıkları yer vadinin dibine doğru olursa o kesimde bir set yaparlar. Bu set, kayan kütlenin büyüklüğüne göre yüksek olur. Bu seddin gerisinde pek kısa bir süre içinde (bazen bir iki saatte bir çanak belirmiş olur. O vadiden daha önce geçmekte bulunan derenin veya çayın suları bu çanağı doldurur, göl olur. Böyle bir olay Trabzon ile Akçaabat arasındaki Sera deresi vadisinde olmuştur: 1950 yılının başlarında bu vadinin yamacında bir heyelan olmuş, kayan enkaz 650 m. boyunda, 350 m. eninde, vadinin biçimine uyan bir göl olmuştur.Sonra göl suları seddin bir yerinden taşmış yatağı derinleştirmiş, gölün suyunu boşaltmaya başlayınca göl biraz küçülmüştür.Şimdi orada bir göl yine vardır.                 Tortum gölünün meydana gelişi de, çok daha eskiden, benzer şekilde olmuştur.Yine kuzeybatı Anadolu’da heyelan gölleri özelliğinde ve Yedigöller adı ile de bir kısmı anılmakta olan küçük göller vardır.                Memleketimizde birikinti konilerinin hızlı oluşması ile de göl çanakları belirmiş, küçük göller doğmuştur.Bu türlü göl oluşunun iki örneği Ankara şehrinin hemen güneyindedir. Elmadağı’ ndan inen derelerin sürüklediği bol miktardaki kum, çakıl gibi taş parçaları eski bir vadide yer yer birikinti konileri biçiminde yığılmış, gerilerinde şimdiki Eymir gölünün ve Mogan gölünün (Gölbaşı gölü) çanakları belirmiştir. Bu çanaklar 5-10 m. derinliktedir ve göllerin uzanışı bir vadi uzanışına uyar.                Türkiye’de birçok delta gölleri vardır. Bu türlü göller, alüvyonları denize sürükleyen akarsularla, bu tortuları kıyı boyunca başka bir yere taşıyıp yığan deniz akıntılarının birlikte işlemelerinden doğmuştur. Böyle göller oldukça gelip geçici olaylardandır. Kızılırmak, Yeşilırmak, Seyhan, Ceyhan, Göksu, Büyük Menderes, Küçük Menderes deltalarında böyle göller vardır. Bunların bir kısmı günümüzde de oluşmaktadır.

                Türkiye göllerinden bir kısmı da çok düzleşmiş ve akış hızı zorlaşmış bulunan ırmak yataklarında, akarsu kollarının asıl ırmağa karıştıkları yerde, alüvyon yığıntılarının artması ile oluşmuş alanlarda belirmiştir. Aşağı Meriç ve Aşağı Sakarya boylarında böyle küçük ve derinliği az göller vardır.Bu arada yine alüvyon setlerinin oluşmasından doğmuş, başka göl örnekleri de vardır ki, bunlardan biri Marmara gölüdür.36 km² lik ve derin olmayan bu göl, Gediz çöküntü hendeğinin bir bölümünde, alüvyon setleriyle çevrili bir çanakta meydana gelmiştir.Benzer göl oluşlarından birini de Hatay’da ki Amik gölünde görmek mümkündür.Bugün 61 km² lik ve deniz yüzünden 81 m. yüksekte, sadece birkaç metre derinlikteki bu göl, çok uzun &c

Ege Bölgesinde Jeotermal enerji kullanımı 

 

Ege Blgesi'nin doğal sıcak su kaynakları bakımından zenginliğine dikkat ekilerek, işadamları bu konuda yatırıma davet edildi.

Jeotermal enerjinin konut ısıtmadan, seracılığa, tesktile kadar birok alanda kullanılabileceği belirtildi.

Babadağlı Sanayiciler ve İşadamları Derneği (BASİAD) tarafından hazırlanan Denizli ve Komşu İllerin Kalkınmasında Jeotermal Enerji'nin ヨnemi konulu raporda, blgenin 30 derece ile 242 derece sıcaklık aralığında zengin yeraltı su kaynaklarına sahip olduğu vurgulandı.

Rapora gre yrede sıcak yeraltı suyu, Denizli Kızıldere'de elektrik retimi, Kütahya Simav, Balıkesir Gnen'de konutların ısıtılmasında kullanılıyor. Jeotermal enerjiden yredeki bazı hamam ve otellerde kaplıca olarak yararlanılıyor. Jeotermal enerjinin byk blm ise kullanılmadan, ziyan oluyor.

Kullanılmayan doğal yeraltı sıcak suyu derelere akıtılırken sadece enerji boşa gitmekle kalmıyor, bu sular aynı zamanda yksek sıcaklık, iindeki kimyasal ve minareller nedeniyle akarsulara da zarar veriyor.

Rapora gre kullanılmayan sıcak suyun akıtıldığı Byk Menderes ırmağı ve kolları, Ske, Aydın, ヌine, Nazilli ve Akay ovalarında yksek oranda bor tespit edildi. Menemen Toprak Su Enstits de, yksek tuzluluk ve bor kirliliği nedeniyle 130 bin hektar alanın zarar grdğn ve tarımsal retimin dştğn rapor etti.

Jeotermal enerjinin kullanımı ile hem evresel olumsuzlukların ortadan kaldırılacağı hem de bedava enerjiden yararlanılacağı belirtilen raporda; "ヨzel sektrn jeotermal enerji alanında yatırıma girmesi ve bunun devlete teşvik edilmesi yrenin kalkınmasında alternatif sektrler oluşturabilir.

Jeotermal enerjiden tarım, sağlık turizmi ve diğer sektrlerde yararlanılması konusunda girişimciye yardımcı olunmalıdır" denildi.

Yahya ヨZPINAR tarafından hazırlanan BASİAD raporuna gre en ekonomik ve evreci enerji olan jeotermal enerji iin, Denizli'de 16, Ktahya'da 12, İzmir'de 11, Aydın'da 7, Manisa'da 6, Afyon'da 5, Uşak ve Muğla'da da 2'şer kaynak bulunuyor.

Toplam 61 kaynaktan sadece Denizli Kızıldere kaynağı elektrik retimi iin kullanılıyor.

Trkiye'nin bu alandaki ilk santralı olan santraldan 20,5 MW'lik elektrik retiliyor. Salihli, Simav, Aydın ve Afyon'da jeotermal enerji ile ısınacak inşaat halinde, bitmiş veya fizibilitesi tamanlanmış toplam 69 bin 500 toplu konut projesi bulunuyor.

Jeotermal enerji ile merkezi olarak ısıtılabilecek yerler ise şyle sıralandı; İzmir de Balova, Seferihisar, Dikili ileleri, Manisa'da Salihli, Turgutlu ileleri, Afyon il merkezi, Sandıklı ve Bolvadin ileleri, Denizli il merkezi, Sarayky, Buldan, Yenicekent, Glemezli, Karakayıt ve Kızıldere ileleri.

Raporda, yrede yeraltı sıcak suyundan yararlanarak yapılabilecek yatırımlar ise suyun sıcaklık derecesine gre değişmek zere şyle belirlendi: "Kağıt hamuru retimi, amonyak absorsiyumu ile soğutma, hidrojen slfit retimi, kereste ve diyatomit kurutulması, balık ve balık yiyecekleri, iftlik rnlerinin kurutulması, konservecilik, şeker ve tuz retimi, şarap ve bira retimi, tekstilde ipliklerin bayanması, beyazlatılması, dericilik, saf su retimi, imento kurutulması, organik madde, deniz rnleri, ot, meyve, sebze kurutulması, balık kurutulması ve yıkanması, seraların ve toprağın ısıtılması, kmes, ağıl, ahır, konut vs. ısıtılması, mantar retimi, kaplıca tedavi amalı hidroterapi merkezleri."

Coğrafya Sözlüğü (A-B) 

A

Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir

Açısal Hız : Dairesel hareket yapan Dünya üzerindeki bir noktanın birim zamanda oluşturduğu dönüş açısıdır. Dünya, ekseni çevresindeki hareketi sırasında 4 dakikada 1 derecelik, 1 saatte 15 derecelik, 24 saatte 360 derecelik dönüş yapar. Açısal hız, dünya üzerindeki her noktada aynıdır.

Ağıl : Hayvanların barındığı, çevresi taş veya ahşap ile çevrili yerlere ağıl adı verilmektedir. Ağıllar zamanla nüfusun artmasına bağlı olarak sürekli yerleşme haline gelebilir. Sürü sahipleri tarafından kurulan ağıllar kış mevsiminde hayvanların korunması amacıyla kullanılır.

Akarsu Akımı (Debisi) : Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir

Akarsu Rejimi : Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir.

Alizeler : 30° enlemlerinden (DYB) Ekvator’a (TAB) doğru esen rüzgarlardır. Dünya’nın ekseni çevresindeki hareketi nedeniyle sapmaya uğrayarak, Kuzey Yarım Küre’de kuzeydoğudan, Güney Yarım Küre’de güneydoğudan eserler. En düzenli ve sürekli esen rüzgarlardır. Okyanus akıntılarının yönlerini düzenlerler. Başlangıçta kuru olan bu rüzgarlar, deniz üzerinden aldıkları nemi Ekvator çevresine yağış olarak bırakırlar.

Altimetre : Madeni barometrelerin bir çeşididir. Yükseldikçe basıncın azalması kuralına dayanılarak, yüksekliklerin ölçülmesi amacıyla yapılmıştır.

Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur.

Aneroid Barometre : Madeni barometredir. Cıvalı barometrelerin kullanım alanının sınırlı olması ve taşıma zorluğu nedeniyle geliştirilmiştir.

Aphel : Bakınız : Günöte.

Araziden Yararlanma Haritaları : Bir bölgede arazinin nasıl kullanıldığını gösteren haritalardır. Bu haritalar yardımıyla ekili-dikili alanların, çayır ve mera alanlarının, orman alanlarının, bölünüşü ile kayalık, bataklık gibi kullanılmayan alanlar hakkında bilgi edinilir. Tarımın türü ve tarım ürünleri de bu haritalarda gösterilir.

Artezyen : Basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır.

Atmosfer : Dünya’yı çepeçevre saran gaz örtüsüne atmosfer denir. Atmosferin alt sınırı, kara ve deniz yüzeyleriyle çakışır. Üst sınırını ise yerçekiminin etkisi belirler. Ekvator’dan kutuplara doğru yerçekimi arttığı için atmosferin şekli Dünya’nın şekli gibi küreseldir.

Atmosfer Basıncı : Atmosferi oluşturan gazların belli bir ağırlığı vardır. Gazların yeryüzündeki cisimler üzerine uyguladığı basınca atmosfer basıncı denir.

Aysberg (Buz dağı) : Buzullardan kopup, denize kadar ulaşan kalın buzul parçaları deniz içinde ilerlemeye devam eder. Buzun yoğunluğu, deniz suyunun yoğunluğundan az olduğu için su tarafından kaldırılır. Yüzlerce metre kalınlıkta ve kilometrelerce uzunluktaki bu buz dağlarına aysberg denir.

B

Bağıl Nem : Hava her zaman taşıyabileceği kadar nem yüklenmez. Genellikle havadaki su buharı miktarıyla doyma miktarı arasında bir fark bulunur. Bu farka doyma açığı (nem açığı) denir.
Belli sıcaklıkta 1m3 havanın neme doyma oranına ise bağıl nem denir.

Bankiz : Kutup çevresindeki denizlerde, suyun donması ile oluşan buz kütleleridir.

Barograf : Basıncı sürekli kaydeden ve yazıcı ucu bulunan bir tür madeni barometredir.

Basınç : Yüksek basınç alanlarında alçalıcı hava hareketi buharlaşmayı engeller. Çünkü alçalan havanın yoğunluğunun artması su buharının yükselmesini önler. Alçak basınç alanlarında ise yükselen havanın yoğunluğu daha az olacağı için buharlaşma daha kolaydır.

Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır.

Birinci Zaman (Paleozoik) : Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.
Zamanın önemli olayları : Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu. Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu. İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı. Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı. Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir.

Boğaz: Bakınız : Yarma vadi.

Bora : Yugoslavya’nın iç kesimlerinden Adriyatik Denizi kıyılarına esen soğuk rüzgarlardır.

Boylam : Dünya üzerindeki herhangi bir noktanın başlangıç meridyenine olan uzaklığının açısal değeridir.
Q açısı, D noktasının başlangıç meridyenine olan uzaklığının açı cinsinden değeridir ve D noktasının boylam derecesini verir.
Örnek : D noktasına ait Q açısının değeri 30 derece ise,
D noktasının boylam derecesi 30° dir.

Boyun : Birbirine ters yönde açılmış iki akarsu vadisinin en yüksek, iki doruk arasındaki alanın en alçak yerine boyun denir. Buralara bel ya da geçit de denir.

Bozkır : İlkbahar yağışlarıyla yeşeren, yaz kuraklığı ile sararan kısa boylu otlardır. Bunlara step ya da bozkır denir.

Buharlaşma : Atmosferdeki nemin kaynağı yeryüzündeki su kütleleridir. Sıcaklık arttıkça, havadaki nem açığı arttıkça, su yüzeyi genişledikçe, rüzgar estikçe, basınç azaldıkça, buharlaşma artar.

Buz Dağı : Bakınız : Aysberg.

Buzul Gölleri : Buzullaşma döneminde buzulların aşındırmasıyla oluşan çanaklardaki göllerdir.

 

Gürcistanın Dünya Üzerindeki Yeri 

Gürcistan'ın Dünya Üzerindeki Yeri :

Jeopolitik ve jeostratejik özelliklerinin bir gereği olarak, geçmişte olduğu gibi
günümüz dünyasında da önemli bir konuma sahip olan Kafkaslar Bölgesinde1
(Harita-1) yer alan 69.875 km2'lik yüzölçüme sahip Gürcistan, kuzeyinde Rusya
ı Federasyonu (RF) (Doğudan batıya : Dağıstan, Çeçenistan, İnguşya, Kuzey Osetya Alanya, Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyetleri), güneyde
Ermenistan ve Türkiye, doğuda Azerbaycan ve batıda Karadeniz ile çevrilidir.
(Harita-2)
Gürcistan coğrafi anlamda küçük olarak nitelendirilebilecek bir ülkedir Genellikle bu tip ülkelerin "gelişmesi" iç faktörlerden çok dış faktörlerin olumlu etkisi ile olabilmektedir. Gürcistan için olumlu bir dış faktör, komşu devletleri ile

1 Doğuda Hazar Denizi, batıda Karadeniz, güneyde Türkiye ve İran, kuzeyde Maniç Çukuru ile
çevrili. 470.000 km2 yüz ölçümlü ve 20 milyonluk nüfusuyla Kafkasya, Kuzey Kafkasya ve Güney
Kafkasya (Ruslara göre Transkafkasya. Kafkas - ötesi) olmak üzere iki bölgeden oluşmaktadır. Kuzey
Kafkasya. Abhazya'yı da içine alacak şekilde Kafkas sıradağlarından başlayarak Kuban ve Terek
nehirlerinin ötelerine kadar uzanmaktadır. Güney Kafkasya ise siyasi anlamda Gürcistan, Azerbaycan
ve Ermenistan'dan oluşmaktadır.

herhangi bir toprak anlaşmazlığı problemi bulunmamasıdır. Gürcistan'ın bulunduğu bölgede barışın tesis edilmesine çalışması ve komşuları ile ilişkilerini artırmak için gayret sarfetmesi kendi bölgesel çıkarlarının başında gelmektedir. Gürcistan, topraklarını ekonomik ilişkiler anlamında komşularının kullanımına sunmaya hazır
bir devlet görüntüsünü sunmaktadır.

Gürcistan, SSCB döneminden bu yana başkenti Tiflis'te, Kuzey Kafkas Özerk Bölge liderlerine/önde gelenlerine eğitim alma imkanı sunmuştur. Bu durum Kuzey Kafkas Halklarının liderleri tarafından Gürcistan'a sempatiyle bakılmasına ve Gürcistan'ı bir bakıma Kafkasların lideri gibi görmelerine yol açmıştır.2
Kuzey Kafkas Cumhuriyetleri ile Gürcistan'ın yüzölçümü kıyaslandığında, içlerinde en büyük cumhuriyet Gürcistan'dır. Kafkasların bir parçası olan Gürcistan; doğu batı yönünde Orta Asya'daki devletlere denizle bağlantı kurma imkanı sağlamaktadır. Yine, kuzey-güney istikametinde Büyük Kafkas Dağlarının3 orta
2 Revaz Gachechiladze (Tiflis Üniversitesi İnsan Coğrafyası Profesörü, 1998 yılından bu yana Gürcistan'ın İsrail Büyükelçisi), The Making Of The New Georgia : Developmeht Factors-PIuses And Minutcs. Caucasian Regional Stııdies. Washington, Vol.3, Issue l, 1998
3 Kafkasya bölgesinde doğu-batı istikametinde! uzanan iki sıradağ vardır. Bunlardan kuzeydeki Büyük Kafkaslar, güneydeki Küçük Kafkaslar olarak adlandırılmaktadır. Büyük Kafkas Dağlan Avrupa'yı
bölümünde4 yer alan Daryaj_geçidi Tiflis'e inen staretejik yolu denetim altında
tutmakta ve dolayısıyla jeopolitik/jeo-stratejik açılardan büyük önemi bulunmaktadır. Gürcistan'ın Karadeniz'e sahildar bir devlet olması, jeopolitik açıdan "karasal"6 sıkışmışlığın getireceği sıkıntılardan uzak kalmasını sağlamaktadır.
Kafkaslar soğuk savaş sonrasında jeopolitik konumu en fazla değişen bölgelerden biridir. Değişim, jeopolitik konumun güçlenmesi ve aynı oranda
"duyarlı" bir bölge haline gelmesi ile ilgilidir. Gürcistan'ın üzerinde kurulu olduğu bölge, stratejik coğrafi konumu nedeniyle yakın geçmişe kadar büyük güçlerin -Ruslar, Türkler ve Persler- egemenlikleri altına almak istedikleri mücadele alanlarından birisi olmuş, günümüzde de Kafkaslar'a, dolayısıyla Gürcistan'a yönelik olarak gizli-açık olarak sergilenen oyunlara sahne olmaktan uzak tutulması mümkün olamayacak hale gelmiştir. Gürcistan'ın önemli coğrafi pozisyonunun dışında, ülkeden geçen demir (Baku-Poti-Batum)7 ve kara yollan da Gürcistan'ın jeopolitiğini8 kuvvetlendirici etki yapmaktadır.9 Gürcistan'a, son dönemde jeopolitik
Asya'dan ayıran çizgi olarak kabul edilir. ("Avrupa". Gram] Master Genel Kültür Ansiklopedisi,
İstanbul, y.y., cilt l, 1987. s.89) Karadeniz'in kuzeybatısındaki Taman Yarımadası ile Hazar
Denizi'nin güneydoğusundaki Apşeron yarımadası arasında uzanan Büyük Kafkaslar, 110 km.
Uzunluğunda ve 32 ile 180 km. arasında değişen genişliğe sahip olup, en yüksek-dağı Albruz'un 5.629
m. ve 5.593 m. rakımlı iki zirvesi bulunmaktadır. Büyük Karkas Dağları başta Daryal olmak üzere,
Derbend. Avar vb. geçitlere sahiptir. Büyük Kafkaslar askeri harekat (kara) açısından büyük doğal
engellere yani Onnanlar (Çeçenistan) ve sarp dağlık araziye (Dağıstan) sahip olmasıyla ünlüdür ve
hala Rusları yıllardır oyalayan Çeçenlerin başarısında bu coğrafi yapının da oldukça etkili bir payı
bulunduğu söylenebilir. (Y.G.Yıldız. Harp Akademileri Ders Notlan. 1999)
4 Kuzey ve Güney Osetya Bölgeleri kasdedilinektedir. Aslında, Kafkaslar üzerinde üç geçit vardır:
Hazar Denizi sahil yolu. Karadeniz sahil yolu ile Daryal geçidi de denilen Nalçık-Tiflis yolu.
Bunlardan. Nalçık-Tiflis (Osetya sorunu nedeniyle Gürcistan'ın tam kontrolü bulunmaktadır )ile
Karadeniz sahil yollan (Bölgede Abhazlarla yaşanan sorunlar bu yolun güvenirliğini tehlikeye
düşüren bir etkiye sahiptir) ile doğrudan. Hazar Denizi sahil yolu ise dolaylı yoldan bağlantısı olması
Gürcistan'ın jeopolitik/jeostratejik önemini artırmaktadır. (Haydar Çakmak. 1989'dan Günümüze
Gürcistan, Trabzon. Karadeniz Teknik Üniversitesi Yay. 1998, s.30)
5.Kafkasya ve Türkistan, İstanbul, Harp Akademileri Yayınları, 1993, s, 1.
6 Denize çıkışı olmayan devletler arasında, uluslararası politika alanında etki kapasitesi bakımından önemli bir ülke bulmak zordur.
Gerek geçmişte gerekse günümüzde Gürcistan'ın Batum ve Poti limanlan Kafkas ülkeleri için
önemli bir kapı olmuştur. (Çakmak. 1989'dan Günümüze Gürcistan, s.31)
8 Jeopolitik terimini ilk defa kullanan İsveçli coğrafyacı, bir devlet açısından üç temel öğe sıralamakladır : a. Genişlik, b. Hareket serbestisi c. İçeride birlik ve beraberlik; Bu anlamda, dar bir coğrafi alanda kurulu, deniz çıkışı haricinde hareket serbestisi olmayan ve halihazırda içeride birlik ve

açıdan ''güçlenme" kartını kullanma olanağı veren esas konu petrol ve doğal gaz kaynaklarının dış pazarlara ulaştırılmasında, batıya gidiş güzergahında bulunmasıdır. Gürcistan Orta Asya'nın sadece petrol değil, Türkistan10 bölgesinin büyük ihtiyacı olan denizlere açılma zorunluluğunu karşılayabilecek, Hazar Denizi'nden batıya
doğru en yakın/kısa istikamet üzerindedir.11
Bu bağlamda bakıldığında, Türkiye, soğuk savaş sonrasında, boğazlar ve
Karadeniz vasıtasıyla Gürcistan üzerinden Kafkasları aşma ve Orta Asya'ya ulaşma
imkanını elde etmiştir. Ayrıca, Kafkasya, Anadolu coğrafyasının da bir uzantısı ve
tamamlayıcısıdır. Gürcistan, kuzey ve güneyinde yer alan Büyük ve Küçük Kafkas
dağlan arasında doğu-batı istikametinde uzanan düz arazisiyle, Anadolu'nun doğu ile
bağlantısını sağlayacak en uygun mihverdir. Bu mihver üzerinde ulaşımı sağlayacak
demir ve kara yolları mevcut olup, petrol ve doğal gaz akışının da buradan yapılarak,
Anadolu üzerinden batı pazarlarına ulaştırılması mümkündür.
"Kafkasya'da yaşanan sorunlar bütün Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenlik
istikrarını olumsuz yönde etkileyebilir."12 Günümüzde Kafkasya'nın hala
"oturamamanın" yarattığı sorunlarla boğuşmak durumunda olduğu dikkate alınırsa,
bu durumun yarattığı sancıların dünyanın bir çok yerinde ve dolayısıyla Kafkasların bir parçası durumunda olan Gürcistan'da da hissedileceği açıktır. Gürcistan,
Ermenistan ve Nahcivan vasıtasıyla Azerbaycan ile doğrudan ortak sınırlara sahip olan Türkiye'nin, aynı zamanda, Kuzey Kafkasya'da yaşayan ve etnik kökeni Türk
beraberliği sağlamakla bir takım problemleri bulunan Gürcistan'ın jeopolitik bir güç olmasından
bahsetmek güçtür. Ne var ki. Gürcistan'ın dünya üzerinde bulunduğu mevkii, dünyanın "yükselen
yıldı/r durumundaki Orta Asya/Hazar bölgelerine yakın bir noktadadır ve bu bölgelerin batıya açılan
çıkış kapısı durumundadır.
9 Çakmak. 1989'dan Günümüze Gürcistan, s.32.
10 Kazakistan. Kırgızistan. Özbekistan ve Türkmenistan topraklarının bulunduğu bölge geçmişte bu
adla adlandırılmıştır.
11 Kırgızistan Devlet Başkanı Askar Akayev. Türkistan'ı, Rusya ile İran ve Hindistan'ı bağlayan bölge olarak niteliyor. Çin'e açılan kapısının Kırgızistan, Avrupaya açılanın ise Gürcistan olduğunu söylüyor. (Ferai Tınç, "Türkiye Orta Asya'dan: Siliniyor", Hürriyet Gazetesi, 30 Nisan 2000, s.17)
12 Türkiye'nin 9 ucu Cumhurbaşkanı S.Demirel'in Kafkas Paktı önerisini yaptığı 19 Ocak tarihli mektubu.

olan Müslüman topluluklar ile geçmişten günümüze kadar uzanan j münasebetleri bulunmaktadır. Güney Kafkasya'yı teşkil eden ülkelerin bağımsızlığı Ve gelecekteki güvenliği, Kuzey Kafkasya ile politik olduğu kadar ekonomik yönden de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Güney Kafkasya, haklı olarak barış ve refaha ulaşmak isteyen kırılgan
i
ve hassas bir bölgedir.13 Kafkasya'nın herhangi büyük bir gücün hegemonyası altında bulunmaması Türkiye'nin güvenliği ve bölgeye yönelik politikalarını gerçekleştirmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Bu kapsamda, Türkiye tarafından Rusya ile doğrudan teması ortadan kaldıran doğal bir j tampon bölge oluşumu ile Rusya'ya karşı kendi güvenlik ağını pekiştirmek, bölgenin doğal kaynaklarından ve ticaret kapasitesinden yararlanmak, bölgedeki Türkiye'ye
"yakınlık hisleri" taşıyan toplumlar ve Orta Asya Türk Devletleri ile ana bağlantı
mihverinin oluşturulması vb. hususlar izlenecek politikalarda temel alınabilir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından ortaya çıkan "yakın temas" olasılığının ortaya çıkması neticesinde, Türk dış politikasının gündeminde ağırlıklı olarak yer tutmaya başlayan Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin çoğunluğunun Türk kökenli14 oluşu, Türkiye ile bu ülkeler arasında dilsel, dinsel ve kültürel yakınlığın
i |
bulunması, Türkiye'nin bu ülkelerle yakından ilgilenmesine yol açmıştır. Bu nedenle
bu ülkeleri uluslar arası toplum içinde ilk tanıyan, bu ülkelerde ilk büyükelçilik açan
ve uluslararası platformlarda sözcülüklerini üstlenen ülke hep Türkiye olmuştur.
Orta Asya'daki Türkî Cumhuriyetlerin en büyük sorunu denizlere ulaşmaktadır. Bu ülkeler, dünya üzerinde elde edecekleri muhtemel politik, ekonomik ve askeri güce dayanarak, denizlere açılma isteklerini, Hazar Denizi ve Kafkaslar ama özellikle Gürcistan üzerinden Karadeniz'e olacak şekilde bir strateji izlemek durumunu
13 Fransa Cumhurbaşkanı J.Chirac'ın "Kafkas Barış Atağı" ile ilgili Sn. S.Demirel'e 4 Şubat 2000
tarihli cevabi mektubu.
Kafkasya'nın genetik kökenlerini ve/veya: linguistik açıdan ortak özelliklerini beş değişik grup
belirlemektedir: Dağıstanlılar, Veynaklar. Osetler. Abhaz-Adigeler ve Türk kökenli halklar. (Gökalp
Yıldız, Kafkaslar, Orta Doğu ve Avrasya Perspektifinde Türkiye'nin Önemi Sempozyumu,
İstanbul. Harp Akademileri Yay. 1998. s. 104) Türk kökenli halklar olarak, Güney Kafkasya'da
Azeriler: Kuzey Kafkasya'da Kumuklar. Karaçaylar Balkarlar ve Nogaylar sayılmaktadır. (Prof.Dr.
Nadir Devlet. Kafkaslar, Orta Doğu ve Avrasya Perspektifinde Türkiye'nin Önemi
Sempozyumu, İstanbul, Harp Akademileri Yay. 1998. s. 191) j

seçebilirler. Bu gerekçe ile söz konusu devletler, gittikçe artan ölçüde Kafkasya'daki gelişmelerin seyri ile ilgilenmeyi düşünmektedirler.
Müslüman Cumhuriyetler ve Azerbaycan ile ortak etnik ve kültürel yapıya ve dil
i
birliğine sahip olan Türkiye, sadece' Avrasya'daki yeni Türk dünyasının potansiyel bir lideri olarak ortaya çıkmamış, aynı zamanda bu cumhuriyetler ile batı arasında "köprü" vazifesini yerine getirebilecek bir konuma sahip olmuştur. Öte yandan İran, Türkiye ve Batı dünyasının aleyhine olacak şekilde bu halklarla sahip olduğu ortak
kültür ve önüne çıkan ticari fırsatları kullanma yolunu seçmiştir. Rusya ise, güney
kanadı boyunca uzanan bu cumhuriyetler üzerinde, bir "etki alanı" 15 oluşturarak
diğer tüm güçlerin "dışarıda" bırakılmasını sağlayacak politikaları devreye sokacak
şekilde bir stratejiyi devreye koymayı benimsemiştir.
Kafkasya'ya yönelik olarak Moskova ve Tahran'ın izlediği politikalar, Ankara'nın politikaları (özellikle bölge üzerinde söz sahibi olmak ve bölgenin sağladığı ticari olanaklardan olabildiğince. fazla pay almak) ile kesişmektedir. Bununla beraber, Türkiye, Rusya gibi Kafkasları arka bahçesi görmek yerine,
doğuya açılımında kullanabileceği bir giriş kapısı olarak değerlendirebilir. Türkiye
tarafından Güney Kafkasya'ya yönelik izlenecek politikalarda temel alınacak strateji;
ABD, Almanya, Fransa ve Ukrayna gibi ülkelerin menfaatleri de dikkate alınarak belirlenmeli ve kararlı olarak uygulanmalıdır.
ABD, Kafkasya ve Orta Asya'ya yönelik bölgesel politikalarında Türkiye ile ortak hareket etmeyi kendi bölgesel çıkarları açısından gerekli görebilir.16 Esasen
15 Mıcheal P. Croissant. Cynthia M Croissant, "The Caspian Sea Dispute: Azerbaijani Perspectives", Caucasian Regional Srudies, Washington. Vol.3. issue l.y.y. 1998
16 ABD için Avrupa'ya açılan kapı olan Türkiye, aynı zamanda. NATO 'nun güvenlik alam ile ABD'nin etkisinin Kafkaslara uzanmasını ve Orta Asya'ya yansımasını sağlıyor. Brzezinski Büyük Satranç Tahtası" adlı kitabında. Kremlin eski Sovyetler Birliği'nin kapsadığı tüm topraklan yeniden egemenliği altına almak istediğini belirterek, Moskova'nın oluşturduğu bu tehdide karşı Türkiye'nin stratejik işlevini şu şekilde tanımlıyor : "Türkiye. Karadeniz Bölgesi'ni stabilize eder. Karadeniz'in Akdeniz'e çıkışım kontrol altında tutar. Kafkaslarda Rusya'yı dengeler. NATO'nun güney ayağı olarak hizmet eder. İstikrarsız bir Türkiye. Rusya'nın bağımsız Kafkas Devletleri üzerinde yeniden kontrolü ele geçirmesinin önüne geçemeyebilir."... (Şükrü ELEKDAĞ, 21 nci Asırda ABD Stratejisi ve Türkiye". Milliyet Gazetesi. 22 Kasım 1999. s.19)

Rusya Federasyonu'da muhtemel böyle bir birlikteliğin varlığını çeşitli platformlarda ifade etmekten
geri kalmamaktadır.17 ABD'nin genel Kafkas politikası izlendiğinde, özellikle
jeo-ekonomik bağlamda, ABD 16 ncı yy.a kadar etkili bir şekilde o zamanın dünya ticaret hayatında yer alan "ipek yolu" projesinin yeniden realize edilmesinden
yanadır. Kafkaslar ve Orta Asya'nın paha biçilemeyen zengin petrol ve doğal gaz rezervlerinin yeni bir ipek yolu oluşumuna yol açacağı ve bu bölgelere ekonomik
canlılık getireceği hesaplanmaktadır. Söz konusu ipek yolu, Çin, Rusya, Orta Asya
ve Hazar Bölgeleri ile Batı Avrupa'yı birbirine bağlayarak başta ABD şirketleri olmak üzere yatırımcılara yeni iş ve istihdam olanakları yaratacaktır. Bu açıdan ABD, bölgenin ekonomik bağımsızlığına kavuşmasını sağlayacak ipek yolu projesine, her şeyden önce kendi ülke çıkarları açısından önem vermektedir.
Buna rağmen, Bush yönetimi halihazırda Orta Asya ve Kafkasya'da bulunan ülkelerin başkentleri ile kurduğu yakın temaslarda bölgeye yönelik kesin bir eylem
planı sunma stratejik yaklaşımını göstermediğinden, oluşan boşluk başta Rusya
olmak üzere diğer ülkelerin işine gelmektedir.18
Türkiye'nin gündemine de bir zamanlar oturan ipek yolu projesinin hayata geçirilmesi, Gürcistan ve Türkiye'nin bu güzergahta etkin bin köprü olarak kullanılmasını sağlayacağından büyük önem arz etmektedir. Böylelikle, Gürcistan ve Azerbaycan gibi BDT üyesi devletlerin egemenliklerinin güvence altına alınmasını
sağlayacak etkenlerin bölgeye hakim kılınması sağlanacak, bölgede oluşacak
istikrarlı ortam ile "ekonomik gelişme" kaydedilecek ve Rusya'nın güneyinde
Amerika'ya sıcak bakan, batı normlarında yönetimlere sahip olan ülke
yönetimlerinin söz sahibi olmasını beraberinde getirebilecektir. Muhtemeldir ki bu
i durum, halen RF nüfuz ve tesiri altında bulunan Gürcistan ile İlişkilerin Türkiye için
daha verimli ve yararlı olmasını sağlayacaktır.
17 Primakov Doktrini olarak bilinen doktrinin ikinci maddesinde; ABD ve Türkiye gibi vekillerinin
(bu sözcük Primakov'a ait) bölgede etkin olmamasının sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır
(M.Atay, M.H.Caşin. "Rus Dış Politikası ve Ulusal güvenlik stratejileri", Strateji Dergisi, İstanbul,
y.y., 1996/4, s.9)
18 Ariel Cohen. "US policy in the Caucasus and Central Asia : Building a new "silk road" to economic
prosperity", Heritage Foundation Backgrounder, Washington, No. 1065, y.y., January 25, 1996.
Bu bölgede Türkiye'ye en büyük tehdidi oluşturabilecek ve izlenecek politikaları kısıtlayabilecek potansiyele sahip olduğu değerlendirilen Moskova'nın, Kafkasya
bölgesindeki çıkarları ve endişeleri jeopolitik19 ve ekonomik meseleler olmak üzere başlıca iki konuda yoğunlaşmaktadır. Askeri doktriniyle RF, çıkar arını tüm eski
Sovyetler Birliği topraklarıyla tanımladığını ilan etmiştir.
Buna göre, ülke savunması Rusya Federasyonunun mevcut sınırlarında değil,
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra RF' ‘nun öncülüğünde Sovyetlerden bağımsızlığını ilan eden devletlerin oluşturduğu Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)'nun sınırlarında başlamaktadır. Rusya'nın bölgeden çekilmesinin diğer ülkelerin RF'na nüfuz etmesini kolaylaştıracağı endişesini taşıyan Moskova'ya göre, BDT sınırlarının korunması, ülke sınırlarının korunmasını daha sorunsuz bir hale* getirecektir. Bu çerçevede, Kafkasya ve Orta Asya bölgeleri Rusya'nın savunma alanı içinde kalmakta ve RF tarafından güney sınırında bir tampon bölge, bir tür ileri
sınır olarak görülmektedir. Nitekim Rusya Başbakan Yardımcısı Mihail Kasyanov:
"Hazar bizim öncelikli ilgi alanımızdır. Bağımsız Devletler Topluluğu ile ilişkiler ise
dış politikamızın en önemli maddesidir." diyerek, Rusya'nın bölgeye yönelik.
politikasını net bir şekilde açıklamıştır.
Bu düşünceden hareketle olsa gerek, Rusya, Gürcistan'ın kurulmasını takiben
yaşadığı çatışma ortamından ve liderlik mücadelesinin ortaya çıkardığı istikrarsız
ortamdan istifade ederek, bölgedeki diğer ülkelere de yaptığı gibi, Gürcistan'da
askeri üsler kurmaktan ve özellikle Türkiye-Gürcistan sınırına Rus Şıpır Muhafızları
Birliklerini yerleştirmekten geri kalmamıştır.
SSCB'nin dağılması neticesinde, Güney Kafkasya ülkeleri ile Türkiye'nin
geliştirebileceği siyasi-askeri-ekonomik ilişkilerin önünde bir engel gibi duran Rus
j
varlığı, Türkiye'nin daha önce belirtilen bölgesel çıkarları aleyhine bir durumun
19 Kafkasya'nın Kuzey ve Güneyine geçişi denetleme, diğer Kafkas toplulukların n kendi aralarında
birleşmelerini engelleme ve Gürcistan üzerinde denetim kurma açısından en önemli stratejik konumda
olan Oset ülkesi. Rusya'nın vazgeçemeyeceği ve her zaman denetimde tutmak istediği bir ülke
olmuştur. i
ı!

oluşmasına neden olmaktadır. Gürcistan'ın özgür iradesi ile Türkiye'ye doğal yönelmesi hali hazırda mümkün gözükmemektedir. Mevcut Rus varlığı her ne kadar Gürcistan'ın istikrarına ve bir o kadar da istikrarsızlığına hizmet ediyorsa da, bu ülkenin yalnız Türkiye ile değil, "Batı Dünyası" ile de geliştirmesi muhtemel
ilişkilerine ket vurmaktadır.
Gürcistan, şu anki şartlarda Rusya'ya bağımlı görünmektedir. Kuzeyindeki Kafkas halkları ile kurabileceği ticari bağlantılar, Abhazya ve Güney Osetya sorunları neticesinde, bu bölgelere ulaşabileceği yolların tekrar Rus kontrolü altına
girmesine neden olduğundan, Rusya haricinde kuzey ile bağlantı kurması hemen hemen imkansız gibidir. Güneyinde yer alan Ermenistan ise Gürcistan'dan çok Rusya'ya yakınlığı ile tanınan ve ekonomik anlamda fakir sayılabilen bir ülkedir.
Azerbaycan ile kurulması muhtemel bağlantı petrol ve doğal gaz üzerine (kullanım
ve taşınması) olacağından, jeostratejik ve jeopolitik anlamda Gürcistan'a yeni
olanaklar sağlayabilecektir.
Dünya politikası içerisinde önemli bir yere sahip olmayı amaçlayan.Rusya'nın, Karadeniz'de sahip olduğu kıyı şeridi SSCB'nin dağılması neticesinde azalmıştır
Rusya'nın deniz gücünü geliştirmek ve bu gücünü açık denizlere taşıyacak her yolu kullanmak arzusunu taşıması doğal olarak kabul edilmelidir. Ancak, bu arzu kısmen Ukrayna ama en çok Gürcistan üzerinde bir baskı kurmasını da beraberinde getireceğinden, Türkiye-Rusya menfaat çatışmasına da sebep olabilecektir. Böyle bir durumda, Gürcistan adına koşullar iyileştiğinde, Rusya'nın Çarlık döneminden bu
yana açık bir şekilde sergilemekten çekinmediği "sıcak denizlere inmek" stratejisi/politikası sonucunda oluşan "baskı"dan en fazla etkilenmesi muhtemel ülkeler olan Ukrayna ve Gürcistan; Türkiye'nin 1950'lerde NATO'ya girerek
yaptığına benzer bir şekilde, doğal olarak kendi üzerlerindeki bu baskıyı atmak için
"ittifak" içinde hareket etmeleri sonucunu doğurabilir. :
Rusya'nın etki alanı içinde bulunan Gürcistan'ın jeopolitik konumu, bu ülkenin etki alanından çıksa bile bir başka emperyal devletin etki alanında kalmaya
zorlanmasını beraberinde getirebilecektir. Bu duruma engel olmak isteyecek bir

Gürcistan'ın öncelikle istikrarlı bir ekonomik, siyasi ve askeri yapıya kavuşması,
mevcut toplumsal sorunlarım çözmesi ve büyük güçler arasında kendi ulus-devlet
politikasını mümkün olduğunca bağımsız olarak uygulayabileceği bir güç
oluşturması gerekmektedir

Yerküre - Çekirdek - Manto - Yer Kabuğu nedir? 

Yerküre

Yerküre, Dünya gezegenidir ve genelde yapısı ile ilgili konularda kullanılır. Yerbilim (jeoloji) çalışmaları ile yapısı anlaşılmaya çalışılan Yerküre’ye ait bilgilerin çoğu, sismik dalgaların incelenmesi sayesinde elde ediliyor. Depremler sonucu oluşan doğal veya bilim adamlarının oluşturduğu yapay sismik dalgaların, farklı yapılardaki katmanlarda farklı davrandıkları biliniyor. Yerküre içinde hareket eden bu dalgaların davranışlarının incelenmesi sonucunda Yerküre’nin iç yapısı anlaşılabiliyor.
Yerküre’nin merkezinde katı haldeki nikel ve demirden oluşan İç çekirdek bulunuyor. Bu çekirdeği çevreleyen Dış çekirdek ise, içindeki sülfür ve oksijen nedeniyle ergime noktası düştüğü için sıvı halde bulunan nikel ve demirden oluşuyor. 4.5 milyar yıldır soğumasına rağmen hala çok sıcak olan çekirdek, Yerküre'nin manyetik alanının oluşmasındaki etken. Daha sonra gelen ve Alt Manto ve Üst Manto diye ikiye ayrılan Manto ise, kısmen ya da tümüyle eriyik durumdaki kayaçlardan oluşan magmayı içeriyor. Demir, magnezyum, silikon ve oksijence zengin mineralleri içeren Manto’dan sonra, bu katmanların en incesi olan ve okyanuslar ile kıtaları barındıran Yerkabuğu bulunuyor. Oksijen ve silikonca zengin Yerkabuğu’nda, okyanus tabanlarını oluşturan Bazalt, en çok bulunan kayaç. Kıtalardan oluşan kabuk kısmı ise bazalt ile daha az yoğun olan granit, kumtaşı, kireç taşı gibi kayaçları barındırıyor.
Yer'in kesiti. Ölçekli çizilmemiştir.
Yer'in içi, diğer gezegenler gibi, kimyasal olarak tabaklardan oluşur. Yer'in silikattan oluşmuş bir kabuğu, yüksek viskoziteli bir mantosu, akışkan bir dış çekirdeği ve katı halde bir iç çekirdeği vardır.
Yer'in kütlesi ve hacmi günümüzde oldukça duyarlı olarak bilinmektedir. Buna dayanarak yoğunluğunun 5,51 g/cm3 olduğu hesaplanabilir. Yerkürenin derinliklerinde yüksek basıncın yol açtığı sıkışma hesaba katıldığında, bu değerin sıkışmamış halde 4 g/cm3 civarında bir yoğunluğa denk gelebileceği tahmin edilir. Sismik veriler, ses dalgalarının yerküre derinliklerinde iletilme hızlarına dayanarak, kürenin değişik noktalarındaki madde yoğunluklarının birbirine oranlarını belirlemeye yardımcı olmuştur. Bu bilgilerin birleştirilmesi sonucunda Yer'in iç yapısına ilişkin güvenilir bir model ortaya konabilmiştir. Yer katmanlarının hangi kimyasal bileşenlerden oluştuğu ve fiziksel özellikleri, doğrudan gözlemlere dayanmayan, ancak, sismik verilere dayanan yoğunluk ölçümleri, elementlerin evrende dağılım oranları, gök taşlarından elde edilen veriler, yer kabuğu ve nadiren manto kaynaklı örneklerin analizi, ve olası bileşiklerin fiziksel özelliklerine ait laboratuar verilerinin bir bütün halinde göz önünde tutulması ile varılan yaklaşık bir tahmine göre belirlenebilmektedir.

Çekirdek


Sismik dalgaların izlenmesi, yer yüzeyinden 2900 km. derinlikte ani bir yoğunluk artışına işaret eder. Bu, 3470 km. yarıçapında bir metal çekirdeğin varlığı ile açıklanmaktadır. Daha da derinde, 1250 km. yarıçapında ve 'iç çekirdek' olarak adlandırılan daha yoğun bir tabaka bulunur. S dalgalarının çekirdek-manto sınırında kesintiye uğraması, en azından dış çekirdeğin, bu tür dalgaların ilerleyemeyeceği sıvı bir yapıya sahip olduğunu düşündürmektedir. Yer'in manyetik alanı da bu düşünceyi destekler özelliktedir. İç çekirdeğin ise katı yapıda olduğu sanılmaktadır. Modeller, iç çekirdeğin sıcaklığının 5100 oC, basıncının ise merkezde 4 milyon atmosfer civarında olduğu varsayımına dayanır. İç çekirdeğin büyük ölçüde demir ve nikelden oluştuğu, bu bileşenlerin, yüksek basıncın ergime sıcaklığını yükseltmesi nedeniyle katı halde bulunacağı ve yoğunluğun 13 g/cm3 civarında olacağı tahmin edilmektedir. Dış çekirdek ise, demir ve nikele ek olarak oksijen ve kükürt içerir. Bu ek bileşenler, bu katmanın yoğunluğunu düşürürken ( en dışta 10 g/cm3, en içte 12 g/cm3) aynı zamanda metallerin ergime sıcaklığını düşürerek, iç çekirdeğe göre daha düşük basınç ve sıcaklık altında sıvı bir ortam yaratılmasına neden olurlar.Çekirdek yer küre hacminin yaklaşık % 16, kütlesinin ise % 32'sini oluşturur. Yer'in çekirdeği Mars gezegeninden hacim ve kütle olarak daha büyüktür.

Manto


Manto, yerkabuğu ile çekirdek arasında kalan kısımdır. Yer kabuğunun en ince olduğu okyanus tabanlarında 5 km, en kalın olduğu büyük dağ sıralarının altında ise 70 km. derinlikte başlar ve 2900 km. derinliğe kadar devam eder. Yer kürenin toplam hacminin %82'den fazlasını, kütlesinin ise %67'sini oluşturur. Çekirdekte bulunan demir, nikel, oksijen ve kükürte ek olarak magnezyum, alüminyum ve silisyum içerir, ve büyük kısmı, bu elementlerin çeşitli şekillerde kombinasyonlarından oluşmuş kayaç yapıda bileşiklerden oluşur. Yer kabuğundan farklı olarak bu minerallerin demir ve magnezyum içeriği, silisyum ve alüminyum içeriğine oranla çok daha fazladır. Manto katmanının yoğunluğu, yüzeyden derine doğru artarak 3,3 g/cm3 ten 6 g/cm3 e kadar değişir ve ortalama 4,5 g/cm3 kadardır. Sıcaklığı, çekirdek ile komşu alanlarda 4000 oC kadar yüksek, yer yüzeyine en yakın olduğu okyanus tabanlarında ise 100 oC kadar düşük olabilir. Ancak, manto tabakasının tüm derinliği boyunca genel olarak katı halde bulunduğu sanılmaktadır. Mantonun yer kabuğuna komşu çok ince bir kısmı dışında plastik özellikler gösteren bu katı, belli bir akışkanlık derecesi ile, yavaş bir konveksiyon hareketi gösterir, bu yolla yerkürenin derinliklerindeki sıcak materyel yavaşça yüzeye doğru çıkarak ısının yüzeye aktarılmasını sağlar. Yer kabuğunun hareketlerinin ve sonuçta levha tektoniği etkinliğinin sürdürülmesini sağlayan güç, bu akımlardan kaynaklanır. Mantonun akışkanlığı, beklenenin tersine, sıcaklıkların daha yüksek olduğu derin tabakalarda yüzeye göre daha azdır. Bunun nedeni derinlerdeki yüksek basınç altında mineral bileşikliklerin ergime sıcaklıklarının ortam sıcaklığına oranla çok yüksekte kalmasıdır. 700-2900 km. derinlikler arasında kalan 'alt manto' bu durumdadır. 700 kilometrenin üzerinde kalan 'üst manto' ise, sismik dalgaları belirgin derecede yavaş iletmesinden anlaşıldığı gibi, daha akışkan yapıdadır ve bu nedenle astenosfer -zayıf küre, güçsüz küre- olarak adlandırılır. Bu bölgedeki 1000 oC - 1300 oC arasındaki sıcaklıklar, kayaç bileşiklerinin ergime sıcaklığına çok yakındır ve üst manto materyeli sıvı hale geçme sınırına çok daha yakın bulunur. Günümüzde, astenosfer tabakasının en fazla 400 km. derine kadar indiği, 400-700 km. arasının ise 'geçiş bölgesi' olarak adlandırılması gerektiği kanısı yaygınlaşmaktadır. Mantonun, kalınlığı okyanus tabanlarında birkaç kilometre ile kıta tabanlarında 70 kilometre arasında değişen en dış tabakası düşük sıcaklığı nedeniyle sert ve kırılgan bir katı yapısındadır ve yer kabuğu ile bütünleşmiş biçimde litosfer=taş küreyi oluşturur. Manto içerisinde yerel sıcaklığın o bölgedeki bileşenlerin ergime sıcaklığından daha yüksek olduğu sınırlı alanlar, magma olarak adlandırılan sıvı ortamı içerirler ve volkanik etkinliklerden sorumlu tutulurlar.

Yer kabuğu


Yer kürenin en dış katmanıdır. Yer kürenin toplam hacminin % 2'den azını, kütlesinin ise binde 4'ünü oluşturur. Daha derin tabakalara oranla düşük yoğunlukta ve katı yapıdadır. Manto katmanının en dış bölümü ile birlikte taş küreyi oluşturarak, derindeki nisbeten akışkan astenosfer tabakası üzerinde yüzercesine hareket eder. Yer kabuğunun okyanus tabanlarında kalan kısmı oldukça ince (5-10 km), kıtalardaki kısmı ise daha kalındır (30-70 km). Yer kabuğu yoğunluğunun okyanus tabanlarında daha yüksek (3,2 g/cm3), kıtalarda ise daha düşük (2,7 g/cm3 - 3 g/cm3) olduğu bilinmektedir. Bu farklılıklar nedeniyle, 'okyanus kabuğu' (ya da 'okyanusal kabuk') ve 'kıta kabuğu' ('kıtasal kabuk') şeklinde iki ayrı tanım yerleşmiştir.

Aurora - Kutup ışıkları nedir 

Gercek bir goz ziyafeti olan aurora olayina, dunya atmosferindeki molekullerin gunesten atilan elektron ve protonlarla carpismasi neden olur. Tum bir aurora, uzaydan bakildiginda, Yer' in manyetik uclaklarindan birinin cevresini saran bir cember olarak gorulecektir. Aurora' lar, Yer' in kuzey ve guney geomanyetik uclaklari etrafindaki auroral ovaller olarak bilinen bolgelerde ortaya cikarlar. Guney yarikurede gorulen auroralar, aurora australis , kuzey yarikuredekiler ise aurora borealis olarak adlandirilirlar.
Aurora, bir jet ucaginin atmosferde ulasabileceginden daha yuksek bolgelerde ortaya cikar. Olusabilecegi en dusuk yukseklik, Yer' in en azindan 40 mil yukarisidir, maksimum genisleyebilecekleri yukseklik ise Yer ustunden 600 mil kadar yukaridir. Uydularin 190 mil' e kadar yukseldikleri dusunulurse bu sayilar daha anlam kazanacaktir.
Auroralarin daglarin tepelerinden veya bulutlarin icinden tumunu gormek olasiligi olduguna dair soylenceler olmasina ragmen, bunlar ya goz yanilmasi ya da auroradan baska olaylardir. Bir aurorayi sadece astronotlar bir butun olarak gorebilir ve uzerinden ucabilirler.
Bazi insanlar auroranin ses urettigine inanirlar. Eger aurora ses uretebilirse, ses bazi elektromanyetik etkiler yoluyla Yer uzerinde olusmus olmalidir. Auroranin Yer uzerinde hareket ettigi sure uzundur ve bu sure boyunca aurora ses uretemeyecek kadar incedir. Bu yuzden auroranin ses uretme olasiligi zayiftir. Peki bu auroranin ses uretemeyecegi anlamina mi geliyor? Kimse bundan emin degil!
Auroralar Gunes' ten firlatilan yuklu parcaciklar iceren gunes ruzgarlariyla, Yer' in manyetik alaninin etkilesmesi sonucu ortaya cikar. Bu ruzgar, Gunes tarafindan uretilen gezegenlerarasi manyetik alanda Yer' i de supurerek gecer. Yer' in kuyrukluyildiz bicimli manyetosferi bizi gunes ruzgarinin dogrudan etkilerinden korur. Burada Yer' in manyetik alani, gunes ruzgari ve gezegenlerarasi manyetik alan tarafindan bozulmustur. Yer' in manyetik alani boyunca esen ruzgarin tasidigi yuklu parcaciklarla uretilen elektrik enerjisi, Yer' in daha ust atmosferine yuklu parcaciklar gonderir. Yukaridaki sekilde Gunes ve ondan salinan parcaciklarla Yer manyetosferinin etkilesmesini gostermektedir.
TV isigi gibi Aurora isigi, renkli televizyondan gelen isiga cok benzer. Goruntu tupundeki elektrik ve manyetik alanlarla kontrol edilen bir elektron demeti, ekrana carpar ve ekrani kaplayan kimyasal maddenin (fosforlu madde) turune gore onu farkli renklerde parlatir. Aurora isigi, Yer' in manyetik alani boyunca yagan yuklu parcaciklarin, ozellikle elektronlarin havayi renklendirmesi sayesinde gorulur. Auroranin rengi yuklu parcaciklarla carpisan atom ya da molekulun turune baglidir.
Herbir atmosferik gazin rengi, atmosferik gaza carpan parcacigin enerjisine ve onun elektrik durumuna (iyonize ya da notr) baglidir. Yuksek enlemlerdeki yaklasik 200 mil yukaridaki oksijen, oldukca nadir bulunur ve tamamen kirmizi bir aurora olusturur. Daha dusuk, 60 mil yukarida bulunan oksijen, parlak sari-yesil renk olusturur ki bu en parlak ve en yaygin olarak ortaya cikan aurora rengidir. Iyonize azot molekulleri mavi isik, notral azot ise kirmizi isik uretir. Azot auroranin dalgalanan kenarlari ve daha asagi sinirlarinda morumsu-kirmizi renk uretir.
Auroranin goruntusu geceden geceye hatta tek bir gece icinde degisir. Eger Gunes-Yer kosullari bir alt auroral firtina uretiyorsa, gokyuzunu boyayan yaygin bir ortu, farkli bir sekilde parlayan bir yay olarak gorulecektir. Boyle bir yay eslege dogru hareket eder, yeni olusan ise uclak kenarlarinda ortaya cikar. Yay bicimli goruntuler boyunca dans eden kivrimlar ve dalgalanmalar sabah saatlerinde gorulebilir.
Aurora isigi yakitini Gunes' ten atilan yuklu parcaciklardan alir. Parcaciklarin Yer' e ulasmasi iki gun alir. Gunes' den ayrilan parcaciklarin miktari Gunes' in ne kadar aktif olduguna baglidir. Bu aktivite, gunes lekelerinin ortaya cikmasi anlamina gelir. Gunes aktivitesi ve auroralar arasindaki iliskiden dolayi, daha aktif Gunes daha buyuk auroral olaylarin olusmasina neden olacaktir. Yan sayfadaki grafikten aurora ve Gunes aktivitesinin ne kadar yakin bir iliski icinde oldugunu gorebilirsiniz. Bu sayfada gunes leke sayisiyla (number of sunspots) aurorali gun sayisinin (number of days with auroras) karsilastirildigi bir grafik goruyorsunuz. Bu grafikten de goruldugu gibi leke sayisinin arttigi donemlerde auroralarin goruldugu gun sayisinda da artma olmaktadir ve daha enerjik auroralar ortaya cikmaktadir.
Gelecek birkac yil icinde Gunes 11 yillik cevriminin en aktif kismina ulasacaktir yani gunesimiz sakin haline gore cok daha fazla miktarda yuksek enerjili parcaciklar salacaktir. Bu parcaciklar Yer atmosferine carptiginda yeni muhtesem auroralar uretecektir.
Hubble Space Telescope ' un keskin gozleri aurora olayinin Yer disinda Jupiter ve Saturn'de de gorulebildigini ortaya koydu. Jupiter'de de Yer' de oldugu gibi hem kuzey hem de guney uclakda aurora gorulur. Yer' de gorulen aurora ile Jupiter' deki aurora arasindaki fark, Yer' de gorulen auroranin Gunes' ten gelen yuklu parcaciklarla ateslenmesidir. Bu olay Jupiter' de henuz iyi anlasilamamis olmakla beraber farklidir. Temel olarak gezegenin genis manyetik alani, yuksek donme hiziyla (donme donemi 10 saattir) birleserek Yer' de uretilenden bin kat daha fazla guce sahip aurora uretilmesine neden olur.
Bu durum Jupiter' in ayi Io' dan salinan madde de hesaba katildiginda karmasik hale gelir. Bilimciler Io' nun uzerindeki volkanik patlamalarla attigi iyonize olmus materyalin, Jupiter' in manyetik alani tarafindan tuzaklandigina inanmaktadirlar. Bu parcaciklar gezegenle ayni donme hizina sahiptirler ve Jupiter' in manyetik alaninda yeni akimlar yaratirlar. Jupiter icin acik olmayan sey ic sureclerle Gunes kaynakli sureclerin dengesi ve auroral isigin nasil sureclerle uretildigidir.
Yer uzerinde manyetik firtinalar gunes parcaciklarindaki buyuk degismelerle ateslenerek cok parlak auroralar uretir. Bu firtinalar radyo sinyallerini ve haberlesmeyi bozar. 1989' daki bir firtina Quebec' deki bir guc istasyonuna hasar vererek 9 milyon insanin elektriksiz ve iletisimsiz kalmasina neden oldu. Jupiter uzerinde de boylesi auroral firtinalar olmaktadir, ancak bunlari ortaya cikaran Jupiter' in ic olaylaridir. Io' nun altinda kalan aurora bolgesindeki auroralar Jupiter' in gokyuzunde boydan boya 1000-2000 km lik alan kaplar. Eger Io' nun altinda kalan Jupiter bulutlarina bakarsaniz auroranin tum gokyuzunu doldurdugunu gorursunuz.
Saturn ' de gorulen aurora icin de olusum mekanizmasi Yer' deki mekanizmayla aynidir yani aurora Gunes' ten atilan yuklu parcaciklarin gezegenin manyetik alaniyla etkilesmesi sonucunda ortaya cikar. Aurora sayesinde arastirmacilar gezegenin atmosferini ve manyetik alanini uzaktan kesfedebilme olanagini bulacaklardir.

Eski çağ Bilim adamları - İlk Coğrafyacılar kimdir? 



TALES

MÖ. 636 - 546 yılları arasında yaşamıştır. Ege kıyısında bulunan Milet'te doğmuştur. Daha çok matematik alanında çalışma yapmıştır.

Coğrafi görüş olarak dünyanın şeki hakkında bir teori ortaya atmıştır. Tales'e göre dünya okyanuslar üzerinde yüzen bir diske benzer ve de yuvarlaktır.




ARİSTO

MÖ. 384 - 322 yılları arasında yaşamıştır. Sisamlı ya da Makedonyalı olduğu sanılmaktadır. Büyük İskendere hocalık, Eflatun'a ise öğrencilik yapmıştır. Başta matematik ve felsefe olmak üzere çağının bütün ilimleriyle uğraşmıştır.


Dünyanın yuvarlak olduğu görüşünü rasyonel olarak ortaya koyan ilk bilim adamıdır. Bu yargıya ay tutulması sırasında dünyanın ay üzerine düşen gölgesinin dairesel olduğu varsıyımından hareketle ancak yuvarlak bir cismin gölgesinin yuvarlak olabileceği varsayımından dünyanın biçiminin yuvarlak olduğu görüşünü ileri sürmüştür.




ERATOSTENES

MÖ. 276 - 195 yılları aradında yaşamıştır. Asvan'da doğmuştur. Öğrenimini Atina'da yaptıktan sonra İskenderiye'ye yerleşerek çalışmalarını orada sürdürmüştür.

Coğrafya ismini ilk kullanan kişi olduğu için coğrafya ilminin adını ilk koyan kişi olarak bilinir. Dünyanın ekvator üzerinde çevre uzunluğunu ve bir derecelik meridyen yayını hesaplamıştır. Bölgesel coğrafyanın gelişmesine de katkısı olmuştur.




BATLAMYUS

Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemektedir. Mısır'da MS. I.Yüzyılda doğduğu söylenmektedir. Roma İmp. devri coğrafyacısı olduğu kabul edilir.

Roma imparatorluğu devrinde dünyayı en gerçekçi bir şekilde tasvir etmiş coğrafyacı olarak bilinir. Hazırladığı dünya haritası gerçeğe nisbeten yakındır. Çalışmalarında bugünkü Hint Okyanusu güneyinde büyük bir kara parçası bulunduğunu ileri sürmüş, ve bu kara parçasının daha sonradan Antarika olduğu anlaşılacaktır.




BİRUNİ

978 - 1048 yılları arasında yaşamıştır. Harezm'de doğduğu söylenmektedir. Çağının ünlü bir matematik ve matematik coğrafyacısı olarak bilinir.

Dünyanın yarıçapın 6.425,7 km. olarak hesaplamıştır(Gerçeği : 6.376 km.). Dünyanın çevresini 42.516 km olarak hesaplamıştır(Gerçeği : 40.076km).





PİRİ REİS

1465-1470 arasında Gelibolu'da doğduğu tahmin edilmektedir. Asıl adı Muhiddin Pirî'dir. 1480’li yıllarda kaptan olan amcasının yanında denize açıldı. 1487'de onunla birlikte İspanya'daki Müslümanların yardımına gitti. 1491-1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti'nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı'nda bir savaş gemisinde kaptanlık yaptı. 1511'de amcasının ölü-mü üzerine Gelibolu'ya çekilerek Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) üzerinde çalıştı ve 1513'te bir Dünya haritası çizdi. 1517'de ilk çizdiği haritayı Yavuz Sultan Selim Han’a sundu. 1521'de Kitab-ı Bahriye'yi tamamladıktan sonra 1522'de Rodos seferine katıldı. Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı olan Pirî Reis, korsanlık günlerinden başlayarak gezip gördüğü yerleri yabancı kaynaklardan da yararlanarak tarihî ve coğrafi özellikleriyle birlikte kitabında anlatmış ve haritalarını çizmiştir. Kitab-ı Bahriye'nin nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılarak denizle ilgili gözlem ve deneyim önemi vurgulanır. Fırtına, rüzgâr çeşitleri, pusula ve haritanın tanımından sonra Dünya’yı kaplayan denizler ve karaların oranı belirtilir. Portekizlilerin denizcilikteki ilerlemeleri ve keşifleri, Çin Denizi, Hint Okyanusu, Akdeniz ve Ege Denizi'ndeki rüzgârlar, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu ayrıntılı biçimde anlatılır. Düz yazı ile anlatımın başladığı haritalı bölüm asıl metni oluşturur. Bu bölümde Çanakkale Boğazı'ndan başlayarak Ege Denizi kıyı ve adaları, Adriyatik Denizi kıyıları, Batı İtalya, Güney Fransa, Doğu İspanya kıyılarıyla çevresindeki adalara ilişkin tarihî, coğrafi bilgiler verilerek Kuzey Afrika kıyıları, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu kıyıları izlenerek Marmaris'te tüm Akdeniz'in havzası noktalanır. 1513'te çizdiği ilk haritasında Christoph Columbus'un (Kristof Kolomb) 1498'de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika'nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusu’nu, Antil Adalarını, orta ve Güney Amerika'yı gösterir. 1528'de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir Dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu'nun kuzeyini, Kuzey ve Orta Amerika'nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland'dan Florida'ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilmiştir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için bu yerlerin çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

Kaynak: 1001 Temel Eser, Y. Senemoğlu, 1973




COPERNİCUS
1473 - 1543 yılları arasında yaşamış Polonyalı bilgindir.

Güneş sistmini keşfetti ve dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatte bir kez döndüğünü ileri sürdü.



GALİLEİ

1564 - 1642 yılları arasında yaşamış İtalyan gökbilimcidir.

Teleskobu kullanarak gezeghen ve yıoldızlarıo inceleyen ilk bilim adamıdır. İncelemeleri sonucunda ayın üzerindeki kraterleri, güneş lekelerini, gezegenlerin güneş çevresinde hareket ettiğini ortaya koymuştur.




KEPLER

1571 - 1630 yılları arasında yaşamış alman gökbilimcidir.

Gezegenlerin güneşçevresinde elips biçiminde yörüngeleri vardır görüşünü ileri sürerek bu görüşünü ispatlamıştır.





EVLİYA ÇELEBİ

1611 - 1682 yılları arasında yaişamış ünlü bir seyyahtır. 17. yüzyılın en büyük Türk gezginidir.

Gezdiği yerlerin beşeri ve fiziki coğrafya özelliklerini tasfir ederek eserinde toplamış ve bu eser günümüz coğrafyacılar tarafından benimsenen önemli bir kaynaktır.





HUMBOLT

1769 - 1859 yılları arasıonda yaşayan alman coğrafyacıdır. Humbold, coğrayfya dışında yerbilimlerinin de ilk temsilcisi sayılır.

- Coğrafya ilmine bilimsel anlamda gezi-gözlem metodunu kazandırmıştır. - Coğrafya ilmine sebep-sonuç, dağılış ve ilgi preniplerini kazandırmıştır.- İzoterm, izohips, izobat, profil ve kesit gibi yardımcı ifade şekillerini coğrafyaya kazandırmıştır.- Humbolt soğuk su akıntısını keşfetmiştir.

Türkiyedeki Kıyı Tipleri nelerdir? 

a. Fiyort Kıyılar: Buzul vadilerinin sular altında kalması sonucu oluşan kıyılardır. Bu kıyı tipine ait en güzel örnek, İskandinav Yarımadası’nın Atlas Okyanusu kıyılarıdır. Dünya’nın en büyük fiyordu Norveç’teki Soğne fiyordudur.

b. Skyer Kıyılar: Buzulların aşındırdığı tepeciklerle veya buzulların biriktirdiği moren yığınlarıyla şekillenmiş kıyılar sular altında kalınca yüzlerce adacık ortaya çıkar. Bu tür kıyılara skyer kıyılar denir. Baltık Denizi’nin kuzeydoğusunda bu tür kıyılar görülür.

c. Ria tipi kıyılar:
Plâtoları yaran derin vadilerin sular altında kalmasıyla oluşan kıyılardır. Dünya’da en güzel örnekleri, Güneybatı İrlanda ve Kuzeybatı İspanya’da görülür. Ülkemizde’de Güneybatı Ege kıyıları, İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Haliç, ria tipi kıyılara örnek olarak verilebilir.

d. Liman tipi kıyılar:
Alçak kıyılardaki geniş vadilerin sular altında kalması ve bunların önünün kıyı setleriyle kapatılması sonucunda oluşmuştur. Dünya’daki en iyi örnekleri, Ukrayna’nın Karadeniz kıyılarında görülür. Ülkemizde de örnek olarak Büyük ve Küçük Çekmece kıyıları gösterilebilir.

e. Dalmaçya tipi kıyılar: Deniz sularının, kıyıya paralel uzanan dağlar arasındaki çukurluklara dolmasıyla oluşan kıyılardır. Dünya’daki en iyi örneği Adriya Denizi kıyılarında görülür. Ülkemizde de Kaş (Antalya) çevresinde bu tür kıyılara rastlanır.

f. Haliç (Estuar) tipi kıyılar: Gel - git olayı sonucunda akarsu ağızlarının aşındırılmasıyla oluşan ve huniye benzeyen kıyılardır. Dünya’nın en büyük halici Hamburg halicidir.

g. Boyuna kıyılar: Dağların denize paralel uzandığı yerlerde boyuna kıyılar görülür. Bu kıyılarda girinti ve çıkıntı son derece azdır. Karadeniz ve Akdeniz kıyıları bu tiptendir.

h. Enine kıyılar:
Dağların denize dik uzandığı yerlerde enine kıyılar görülür. Bu kıyılarda girinti - çıkıntı son derece fazladır. Ege kıyıları bu tiptendir.

Deniz dibi yayılması kuramı nedir? 

Deniz dibi yayılması kuramı,okyanusların tabanındaki yer kabuğunun,deniz altı dağ dizisi boyunca oluştuğunu ileri sürer.Bu kuram daha oluşmadan önce, hemen hemen 20.yüzyılın ortalarına kadar,büyük miktarlardaki tortulun nereye gittiğinin cevabı bilinmiyordu.Yeryüzündeki nehirler,aşındırılmış maddeleri denizlere taşırlar.Üstelik bu işlem dünyamızın şekil kazanmasından bu yana sürmekteydi.Aşınmış maddelerin taşınma hızını ve geçmiş olan yıl sayısını düşününce ortaya çıkan rakam ürpertici boyutlardadır.Bu güne kadar okyanusların dibinde kilometrelerce kalınlığında tortul tabakası birikmiş olmalıydı. Öyle ki,okyanus dipleri şimdiye kadar yüzeye çıkmış bulunmalıydı.
*
Amerika’lı jeofizikçi Harry Hess,İkinci Dünya Savaşı boyunca bir nakliye gemisinde komutanlık yaptı.O günlerdeki gemiler yankılı iskandil denilen bir cihazla takviye edilmişlerdi.Aslında bu cihaz yeni tip bir derinlikölçerdi.Kıyıya yanaşan bir geminin sığ sularda manevra yapmasını sağlıyordu. Hess,bu cihazı fırsat buldukça bilimsel çalışmaları için kullandı.Bu sayede çok önemli bir keşifte bulundu.Herkesin sandığı gibi okyanus tabanı eski değildi.Ayrıca çamurla kaplı nehir ya da göl yatağı gibi kalın bir tortul tabakasıyla da örtülü değildi.Buna karşılık eski alüvyonlara özgü kaygan bir balçık örtüsü vardı.Her yanı kanyonlarla,çatlaklarla ve yarıklarla delik delikti.En önemlisi de guyot olarak adlandırılan volkanik deniz dağları vardı.Hess savaş içinde araştırmalarına devam edemedi.Bu konulara savaştan sonra eğilecekti.
*
1950’li yıllarda okyanusbilimciler önemli bir gerçeği bulguladılar.Yeryüzünde mevcut olan en yüksek ve en geniş dağ sırası suların altındaydı.Bu sıradağlar tüm deniz yatakları boyunca uzanır.İzlanda’da yolculuğa başlayan biri güneye doğru gittikçe,kendisini Atlas Okyanusu’nun ortalarında aşağı bir seviyede bulur.Denizaltı dağ dizisini takip edince Afrika’nın dibinden geçer.Oradan Hint Okyanusu’na,oradan da Avustralya’ya ulaşır.Bu dağ dizisi doruk yerlerinde ada veya takımada gibi su üstüne çıkmış olur.
*
Harry Hess,deniz dibi yayılması kuramını 1960 yılında açıkladı.Deniz diplerinden alınan karot örnekleri,yani özel bir burguyla çıkarılan silindir veya havuç şeklindeki örnekler,okyanus tabanının Atlantik’in ortasındaki okyanus sırtları civarında oldukça genç olduğunu,ama doğuya vaya batıya gidildikçe yaşlandığını gösteriyordu.Şu halde,merkezdeki çöküntü hattının her iki tarafında durmadan yeni okyanus kabuğu oluşuyordu.Arkadan yeni kabuk geldikçe öndeki kabuk çöküntü hattından itiliyordu.Başka bir ifade ile,Yerküre’nin manto katmanından kaynaklanan ergimiş maddeler,okyanusları kuşatan 60 bin km.lik orta okyanus tepelerinden dışarı yükselir.Magma soğurken sırtların kanat bölümlerinden uzaklara doğru itilir.Bu yayılma,birbiri ardına daha genç okyanus tabanları yaratır.Bu madde akıntıları kıtaların sürüklenmesine yol açar.Zira kabuk,kıta sınırlarına vardığında,dalma-batma ile Yerküre’nin içine dalar.Bu durum,büyük miktarlardaki tortulun nereye gittiğini de açıklar.
KAYNAKLAR:
A Short History of Nearly Everything
AnaBritannica

Türkiyenin önemli akarsuları - Türkiyedeki akarsuların Özellikleri 

TÜRKİYE’NİN AKARSULARI VE VADİLERİ

Türkiye, akarsuların ve buna bağlı olarak vadilerin çok ve sık bulunduğu bir memlekettir. Türkiye’nin yeryüzü şekilleri, ana çizgileriyle, uzun sıradağlar, tek tek yükselen dağlar, platolar, tekneler ve ovalardan oluşmuş bulunduğundan, bu şekiller, akarsuların akıları ve birleşmeleri, denizlere veya içi havzalara uzanmaları bakımından önemli etkiler yapmıştır. Bundan ötürü Türkiye’de çok yer tutan dağ akarsularından, ova çay ve ırmaklarından, plato ırmaklarından, düden derelerinden ve çaylarından söz etmek gerekir. şunu hemen belirtelim ki, belirli bir yatakta akan, sonra bir denize, bir göle dökülen veya ovada belirsizleşen sulara akarsu denir. Bunların küçüklerine dere, biraz daha büyük olanlarına çay, çok büyük olanlarına ırmak ve nehir denir. Memleketimizde birçok akarsulara bunların dışında su ve öz kelimeleri de eklenir. Sözgelişi: Göksu, Aksu, Karasu, Zamantı Sıyı, İnözü, Acıöz, Budaközü, Hamamözü gibi. Bunlar böylece kullanıldığı gibi, büyüklüklerine göre, Göksu ırmağı, Aksu ırmağı, Aksu çayı, İnözü deresi, Budaközü deresi şeklinde de kullanılır. Yerine göre su kelimesi akarsularda bir ırmağı, bir çayı, bir dereyi karşılar. Öz ise, daha çok, bir dere karşılığındadır. Türkiye’de birçok akarsu adları renklere göredir. Yeşilırmak, Kızılırmak, Göksu, Bozçay, Karasu, Sarısu, Aksu, Akçay gibi. Bazı akarsular Deliçay, Değirmendere, Tersakan,, Kocaçay gibi adlarla söylenir. Türlü bölgelerimizde böyle adlarla anılan akarsular vardır.

Akarsu Havzalarımız:


Memleketimiz akarsularının bir kısmı denize paralel uzanan dağ sıralarının doruk bölümlerinden doğruca ve kısa yoldan denize ulaşır, çoğunca dar ve derin, dik yamaçlı, hızlı akışlı ve çağlayanlı vadilerden geçerler. Doğu Karadeniz dağlarının Hopa’dan Terme’ye kadar uzanan kuzey yamaçlarından, birbirine paralel şekilde ve kısa yoldan Karadeniz’e inen 80 kadar çağıltılı dere vardır. ayrıca Alaçam ile Bartın arasında sayıları 40’ı bulan ve doğruca denize inen paralel dereler sıralanmıştır. Bunlar gibi, Zonguldak ile Karasu arasında, Kocaeli yarımadasının kuzey ve güney taraflarında, Yıldız dağlarının (Istranca dağlarının) Karadeniz’e bakan yamaçlarında sayıları 40’ı geçen dereler, doğruca denize inerler. Bu durum, yeni bir çöküntü bölgesi olan Karadeniz çanağının güneyini çeviren dağlarımızın, bu denize bakan yamaçlarından inen akarsuları ve bunların açtığı dar ve derin vadileri göstermektedir. Ancak, bu sıradağlar boyunda büyük akarsular, bu dağları enine keserek ve vadilerini iyice derinleştirip yer yer genişleterek uzanırlar: Yeşilırmak Kızılırmak, Sakarya nehri ve bir dereceye kadar da Yenice ırmağı (Filyos ırmağı) ve Doğankent çayı (Harşit çayı). Bu ırmaklar, boydan boya uzanan bu kıyı dağlarında boğazlar (yarmavadiler) açmış, iç bölgelere çok uzanan geniş yerlerdeki suları toplamışlardır. Bu uzun yarma vadilerin gerek deniz iklimi etkilerinin içerilere sokulabilmesi, gerekse yolların geçmesi bakımından pek önemli yerleri olmuştur. Bu arada bir yandan Çoruh nehri, öte yandan Kelkit ırmağı, ayrı doğrultularda, sıradağlar arasından geçerek akar, kaynak yerlerinde birbirine yanaşırlar. Açtıkları vadilerin yerleriyle buradaki sıradağların meydana gelişleri arasında yakın ilgi vardır.

Akarsuların denizlere ulaşmaları ve çizdikleri yollar bakımından, bir dereceye kadar, buna benzer bir durumu Akdeniz boyunda da görmek mümkündür. Burada Amanos dağlarından İskenderun körfezine kısa yoldan ve birbirine paralel olarak inen, çok sayıdaki dereler ile Mersin-Silifke arasında dağların denize bakan yamaçlarından inen dereler, daha batıda Ovacık-Manavgat arasının kıyı boyu dereleri dar ve derin vadilere gömülmüş, çok yerinde hızlı akışlı ve çağlayanlı, kısa akarsular halinde, çok sayıda sıralanmışlardır. Yine bu kıyılarda benzer durumu Güneybatı Anadolu kıyılarında da görmek mümkündür. Bu durumda yine yakın bir jeolojik geçmişte Doğu Akdeniz Bölgesindeki çöküntülere karşılık, Anadolu karasının yükselmeleri ile ilgilidir. Bu kısa ve dik, çoğunca basamaklı yatakları bulunan genç dereler, bu vadileri açarak denize ulaşmışlardır. Burada da bu sıradağlar, yer yer büyük bir takım akarsularla derin bir şekilde yarılarak, buralarda boğazlar (yarma vadiler) oluşmuştur. Bu ırmaklar iç bölgelerin sularını geniş ölçüde alanları içine yani su toplama bölgelerine almışlardır: Ceyhan, Seyhan, Göksu, Köprü ırmağı, Aksu, Dalaman çayı.

Ege Bölgesinde ise akarsuların ve vadilerin uzanışları farklı olmuştur. Her ne kadar burada da Ege Denizi’nin bulunduğu bölgedeki eski bir kara bölümü, yakın bir jeoloji devrinde çömüş, Ege Bölgemize tekabül eden bölümü de yer yer yükselmiştir. Ancak bu hareketler olurken, çoğunca pek eski ve kırılma özelliği almış bu bölgenin arazisinde, çoğu batı-doğu doğrultulu kırılmalar olmuştur. Bu kırılmalar sonucu, bu hatların doğrultularına uyan yükselme alanlarında doğu-batı uzanışlı dağlar oluşmuş, bunlar arasında da yine aynı doğrultuda uzanan geniş çöküntü hendekleri doğmuştur. Yerine göre farklı genişlikte olmakla beraber, çoğunca 20-30 km. genişliğinde olarak, çok içerilere kadar sokulan bu uzun çukurluklar, daha gerideki ve çevredeki dağlardan inen suların, bir doğal birleşme yeri olmuş, bu bölgenin ırmak ağları böylece oluşmuştur. Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz, Bakırçayı akarsu ve vadi sistemleri bu şekilde meydana gelmiştir.
Bu çöküntü hendeklerinde uzak çevrelerin sularını toplayarak birleşen ve birer ırmak sistemi özelliği kazanan bu büyük akarsular, buralardaki körfezlere dökülmüş, binlerce yıl içinde sürükleyip yığdıkları sürüntü maddeleriyle doldurdukları körfezleri de uzunluklarına katmışlardı. Bu ırmaklar, aşağı ve orta kesimlerinde, bu geniş ve çok uzun çöküntü hendeklerinde (Graben’lerde), ağır ağır akar, yolları boyunca bu nedenle, çok sayıda menderes kıvrıntılarının oluşmasına yol açmış bulunurlar. Böyle yerlerinde tam ova ırmağı özelliği gösteren bu ırmakların yatakları bulunduğu halde, yamaçları ile birlikte göz önüne alındığında, vadileri belirsizdir. Bu ırmakların yataklarından çok uzaklarda, yerine göre değişmekle beraber, 5-10 km. hatta çok daha uzaklarda yamaçlara ulaşmak mümkün olur ki, bu yamaçlar çöküntü hendeklerinin kenarlarındaki kırık hatlarına (fay çizgilerine ve basamaklarına) uyan yamaçlardır. Bu yamaçlardan çöküntü hendeklerine doğru kısa yoldan ve birbirine paralel olarak inen çok sayıdaki dereler, döküldükleri ırmakları beslerler. Yine Ege denizine dökülen bir başka ırmağın, Meriç’in, büyük bir kolu olarak, Ergene ırmağı da, Yıldız dağları (Istrancalar) ile Tekir dağları kabarıklıklarının Ergene teknesine bakan yamaçlardan itibaren Trakya’nın büyük bir bölümünü içine alan teknenin sularını toplayarak Meriç nehrine döker.

Marmara denizi de yakın bir jeolojik geçmişte çöküntü alanı olmuş, bu alanı çevreleyen yerlerde yükselmeler sonucu dağlar, yükselmiş dalgalı arazi şekilleri belirmiştir. İşte bu yüksekçe yerlerden Marmara’ya doğru akarsular yönelmiştir. Marmara denizinin kuzeyini çeviren yerlerden sadece kısa dereler denize inmişlerdir. İzmit körfezinin kuzey kıyı bölümleri, çatalca yarımadasının çok yeri, Tekir dağının bu denize bakan yamaçlarından inen kısa kısa dereler bunlardandır. Marmara denizinin güney bölümünde ise akarsu ağlarının oluşması farklı bir durum göstermiştir: Çanakkale’den Kütahya batısına, Balıkesir yakınlarından İzmit çevrelerine kadar geniş bir alanda uzanan bu bölgede yer yer kırılmalar, bükülmeler olmuş, bu hareketler sonucu yükselen yerler (dağlar...) ve çöken kısımlar (ovalar, çöküntü hendekleri, göl çanakları) belirmiştir. İşte bu bölgedeki akarsu ağları ve vadiler bunlara bağlı olarak gelişmişlerdir. Deniz suları ile örtülmüş bir çöküntü hendeği olan İzmit körfezine doğru dereler yönelmiş, bu arada bugünkünden daha uzun olmuş bulunan eski körfezin bir bölümünde çok yığıntı yaparak körfezin uç bölümü körfezden ayrılarak bir göl belirmiştir ki, bu Sapanca gölüdür. Yine bu arada İznik gölü çöküntü alanına çevreden kısa dereler yönelmiş, bu derin gölün fazla suları, kısmen sızıntılarla da dolmuş bulunarak, Gemlik körfezine dökülmüştür. Güney Marmara bölgesinin büyük akarsuları, içerisine, Ulubat ve Kuş göllerinin de girdiği orta bölümde oluşmuştur. Uludağ ile Kütahya batısındaki dağlardan, Simav dağlarından ve Biga yarımadası dağlarından kaynaklarını alan dereler, Marmara denizi doğrultusuna yönelmiş, yer yer buralardaki çöküntü hendeklerinden geçerek, yer yer tepeler ve dağlar arasında açılmış boğazlarda akara, göllere girip çıkara, Karacabey Boğazında birleşmiş ve Kocadere adlı ile pek kısa bir ırmak halinde Marmara denizine dökülmüşlerdir. Ancak, 20 km. uzunluktaki bu Kocadere, Güney Marmara’nın esas ırmağı olarak, kendisinden çok uzun ve birer büyük çay durumunda olan birçok kolların toplanmasından doğmuştur.

Bu kolların başlıcaları Bursa ovasının Nilüfer çayı, Ulubat gölünü besleyen Emet ve Adranos çayları ile bunların birleşmesinden doğmuş Kirmasti çayı, Kuşgölüne dökülen Kocaçay (bu, az önce belirtilen Kocadere’den ayrıdır), bunların arasında birçok kollarla ve bu arada Simav çayı ile büyüyen susurluk çayı geçer ki, bu çaya her iki yanındaki gölün (Ulubat, Kuşgölleri) ayakları da karışır göllerin fazla sularını buna katarlar. İşte bu birleşmelerden sonra Kocadere adlı kısa ırmak meydana gelmiş bulunur. Güney Marmara’nın daha batısında Gönen çayı ve Kocaçay (bu da ayrı) ile birtakım dereler ayrı ayrı olarak denize ulaşırlar.

Doğu Anadolu’nun çok yerinin ve Güneydoğu Anadolu’nun suları, 2 büyük ırmakla toplanarak (Fırat, Dicle) Basra körfezine ve dolayısı ile Hint Okyanusuna dökülür. Basra körfezi (240.000 km2) ve onun hemen kuzeybatısında uzanan Mezopotamya çukur bölgesi de kuzeyinde Anadolu yüksek arazisi ve doğusundaki Güney İran sıradağları arasında yeni bir çöküntü alanıdır. Bu çöküntü alanına doğru çevresindeki yüksekliklerden ve özellikle Doğu Anadolu’dan inen sular yönelmişlerdir. Mezopotamya’nın çok yerine ve özellikle körfeze yakın aşağı bölümüne buralardan inen akarsuların alüvyonları birikmiş, buralarda verimli topraklar, geniş birikinti düzlükleri oluşmuştur. Mezopotamya’ya hayat gücünü, buradan geçen ve kaynaklarını Anadolu’dan alan nehirler vermişti.
Kaynak kollarını ve büyük besleme alanlarını Doğu Anadolu yüksek bölgesinden alarak güneye yönelen iki nehrin (Fırat, Dicle) bu yönelişlerinde bu arazi oluşmasının etkileri olmuştur. Bu iki ana nehirden Dicle, Malatya ve Muş ile Van güneyi dağlarının güney yamaçlarından kaynaklarını alarak Diyarbakır-Siirt güneyine kadar birbirine paralel uzanan derin ve çoğunca dik yamaçlı vadilerden geçen hızlı ve gür akışlı birçok çaylarla doludur (Batman, Garzan, Botan...). bu kuzey-güney uzanışla akarsuların oluşumu ile bunların beslendikleri yeni yükselmeler yer vermiş dağlar ve yeni çöküntülere uğramış güneydeki çukurluklar arasında ilgi vardır. Daha doğuda Dicle’nin önemli kolu Büyük Zap ırmağı, Hakkari dağlarının sularını toplamıştır.

Fırat nehrinin kollarının uzanışı daha çeşitlilik gösterir ve Doğu Anadolu’nun dağ ve ova sıralanışlarını, bunların yeni yükselme durumlarını yansıtır. Doğu Anadolu’da çoğunca, doğu-batı uzanışlı olan sıradağlar ve bunlar arasında uzanan çukur alanlarla Fırat nehrinin kolları (özellikle Erzurum tarafından gelen Karasu ve Ağrı taraflarından gelen Murat ırmakları) arasında yakın ilişki vardır. Her iki ana kol da, birçok kesimlerinde doğu-batı doğrultusunda akar, yer yer belirgin dirsekler yaparak güneye döner ve böyle yerlerde açtıkları boğazları geçerler. Çok sayıda önemli kollarla beslenen Fırat’ın bu iki ana kolu, Keban kuzeyinde birleşirler. Buradan sonra nehir, artık Fırat adını alır, ana çizgileriyle ve güneye doğru akar. Kaynaklarını Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesinden alan ve böylece ayrı ayrı güneydeki çukur bölgelere inen Dicle ve Fırat, Mezopotamya düzlüklerinde aktıktan sonra, Basra körfezine yakın bir yerde birleşir ve Şatt-ül Arab adı ile kısa, büyük bir nehir görünüşü alırlar.

Doğu Anadolu’nun kuzeydoğu bölümünün bir kısım suları Kura ve Aras ırmakları yoluyla Hazer denizine yönelmiştir. Hazer denizi, Kafkasya doğusundaki büyük bir çöküntü alanında oluşmuş bulunan dünyanın en büyük gölüdür. Büyüklüğü 425.000 km2 kapalı bir deniz gibi göz önüne alınmıştır. Bu denizin seviyesi, normal deniz yüzünden 26 m. Aşağıdadır. Derinliği 950 m. ye varır. İşte Doğu Anadolu’nun 1500-200 m. yüksekliğindeki dağ ve yaylalarından beslenen Aras ve Kura ırmakları bu çöküntü alanına doğru akarlar. Bunlardan Kura ırmağı, kaynağını Göle çevresi dağlarından alır, Yalnızçam dağlarından inen sularla beslenir, Ardahan ovasından geçer, daha ileride büyür, boğazlara girer, Çıldır suyunu alır, bu derin boğazda Kurtkale’den biraz ötede sınır dışına çıkar. Böylece Türkiye’deki yukarı kesiminde Kura, Küçük Menderes kadar bir ırmak durumundadır. İlkbahar ortalarından yaz ortalarına kadar, yaya veya at üstünde geçilemeyecek kadar geniş ve derin bir ırmak olur, Ardahan ovasında su taşkınlarına yol açar. (Kafkasların güney tarafının en büyük ırmağı olan Kura, Türkiye’deki yukarı kesiminden döküldüğü Hazer denizine kadar 1100 km. uzunluğundadır.)

Hazer denizine yönelen ve Türkiye’den beslenen büyük bir akarsu da aras ırmağıdır. Bu ırmağın bütün boyu 920 km., Bingöl dağlarından Türkiye-Sovyet Rusya sınırına kadar olan boyu 441 km. dir. Bingöl dağlarından inerek, Mescitli Boğazından geçtikten sonra, Pasinler çayını alır, daha ileride her iki yandan aldığı kollarla büyür, pek dar ve derin Boğum Boğazına girer, buradan sonra kuvvetli bir akarsu olan Arpaçayı’nı alır. Arpaçayı Kavşağından sonra ırmak daha da büyür ve 150 km. ye yaklaşan bölümünde Türkiye ile Sovyet Rusya arasında sınır teşkil eder.

Türkiye akarsularının bir kısmı da, böyle uzak ve yakın denizlere ulaşamayarak iç bölgelere doğru yönelmişlerdir. Böyle bölgelere “denize akışı olmayan havsalar” veya “kapalı havzalar”denir. Bu türlü bir akış gösteren bölgeler, Türkiye arazisinin beşte bir kadarını tutar. Memleketimizde bunlardan biri geniş yerler kaplar ve iş Anadolu Bölgesinin güney bölümünü içine alır. Buna “İç Anadolu kapalı havzaları” adı verilir. Ötekisi Van gölü ile onun çevresini içine alır ki, buna da “Van kapalı havzası” denir. Bunlardan bazı akış ve oluş farklılıkları göstermekle beraber, yine de normal bir dışarıya akışı olmayan veya belirsiz bulunan “Güneybatı Anadolu’nun karstik bölgesi”vardır. Şimdi bunlar üzerine esas bilgileri verelim.

İç Anadolu kapalı havzaları:

Sularını denizlere gönderememek bakımından, bütünü ile göz önüne alınırsa, İç Anadolu kapalı havzaları bir yandan Afyon’un batısından Kayseri’nin Develi kasabasın kadar, öte yandan Orta Torosların kuzey eteklerinden Tuz gölü kuzeyine kadar çok geniş alanlarda uzanır. Ancak, bu yayılış içinde birbirinden berilli veya belirsiz şekilde ayrılmış birtakım kapalı havzaların bulunduğu görülür. Bu geniş kapalı havzaların meydana gelişinde hem iklim şartlanın, hem yer şekillerin oluşmasının önemli etkileri olmuştur. Bu geniş yerlerin kapalı havza olarak kalmalarında etki yapmış bulunan bu iki sebebin, bu oluşta birbirleriyle de yakın ilişkileri bulunmuştur: yakın jeolojik bir geçmişte (Üçüncü zaman sonraları, Dördüncü Zaman) çevresindeki büyük çöküntü alanları ortasında Anadolu bir bütün olarak yükselirken ve Güney ve Kuzey Anadolu sıradağları bugünkü şekillerini alırken, İç Anadolu Bölgesi bu kenar bölgelere göre daha alçakta kalmış, bu nedenle denizlerin daha bol yağı verici etkisinden uzak düşmüştür. Yine bu hareketler sırasında, temelinde kırılma özelliği kazanmış bir takım eski kütlelerin önemli yer tuttuğu İç Anadolu’da, bu devirlerdeki yerkabuğu hareketleri sırasında kırılmalar olmuş, faylar teşekkül etmiş bu nedenle de burada yer yer çöküntü ovalarının esasları ve bunlar arasındaki dağlık yerler oluşmuştur. İşte bu nedenlerle ve böyle bir oluşmaya bağlı bulunarak, İç Anadolu kurak kalmış, bunun içinde de bölmeler (kompartımanlar) halinde tali kapalı havzalar belirmiştir.

a)İç Anadolu’nun bu tali kapalı havzalarından biri doğu ucundaki Develi ovası ve çevresidir. Toroslardan ve Erciyes’ten inen dereler bu havzaya (yağış alanı 3000 km2 den fazla ) yönelmiştir. Güneydeki Toroslardan inen birçok akarsular ve birçok gür kaynaklardan doğmuş bulunan dereler bu tekneye doğru akarlar. Bunlar yer yer yarı yolda sızmalar ve buharlaşmalarla kaybolur, pek yayvan çanaklarda sazlıklar, bataklıklar meydana getirirler. Bütün bunların birleşmesinden de, Sultansazlığı ve onun ortasında Yay gölü doğmuştur. Çünkü, başka bir yere çıkış yeri ve ayak olmadığından gelen sular bu teknede çoğu geçici olan su birikintilerini meydana getirmiştir. Yay gölü de bu nedenle tuzlu suludur.
b)Bu kapalı havzanın batısında İç Anadolu'nun Ereğli ve Konya kapalı havzaları uzanır. Bunlar çok geniş yerler kaplamıştır. Ereğli şehrinin kuzeyinde ve batısında öbek öbek sazlık, bataklık ve otluklar uzanır. Yılın çok zamanında buraları böyledir. Bunlar 1 metreye kadar derinlikteki su birikintileridir. Yağışlı mevsimlerin ardından birbiriyle birleşerek göl görünüşü alırlar. Mesela Akgöl bunlardandır. Bu bataklıkların bir kısım suyu Düden denilen yerde dibe batar. İşte bu yayvan çanaklar topluluğu, bir ucu Bor ve Niğde taraflarına, öteki ucu Karadağ eteklerine kadar uzanan uzun ve geniş bir kapalı havzaya çevreden küçük dereler ve Toroslardan da daha uzun dereler iner. Bol su çıkaran kaynaklardan İvriz’in suları birleşerek güçlü İvriz çayı doğmuş, bu da bu kapalı havzaya yönelmiştir. Daha batıda Bolkar dağlarından beslenen birtakım dereler, bu kapalı havzanın yayvan ve sınırlar belirsiz çanaklarına doğru uzanmışlardır.
c)Bunların batısında, benzer özellikler gösteren Konya kapalı havzası yayılır. Burası da çok geniştir. Buraya türlü yerlerden dereler iner. Bunların içinde en büyüğü Çarşamba suyudur. Uzunluğu 200 km. yi geçen ve Bozkır’dan inen dereyi aldıktan sonra büyük bir çay özelliği kazanır. Çarşamba suyu ile Beyşehir ve Suğla gölleri arasında yakın bağlantı bulunmuş, her iki göl arasında ve daha aşağılarda açılan pek çok sulama kanalları ile bu akarsuda önemli yol değişiklikleri olmuştur. Yağışlı mevsimlerin ardından çevre dağlardan inen sular bu göllerde toplanır, bir su deposu gibi bu sular buğday ambarı değerinde olan Konya ovasına verilir. Beyşehir gölünden çıkan su, gerektiği zaman açılır veya kapanır. Kışın fazla sular Suğla gölüne salınır, bu sıralarda gölden Çarşamba suyuna doğru bir ayak çıkar. Yazın Suğla gölünün düdenleri (suyutan delikleri) gölün sularını çokça çeker, su seviyesi düşer. Bunun için bu mevsimde Beyşehir gölünün ayağı, Suğla gölüne uğratılmadan bir kanal ile gölün yanından doğuya doğru çevrilmiştir. Çarşamba suyu, yağışlı mevsimlerde bir ırmak görünüşü alır. Ancak, Çumra ovasından Konya ötelerine uzanan ana sulama kanalları ve bunların pek çok kolları ile dağıldığı gibi, Konya ovasında sulamanın yapılmadığı kış mevsiminde bu ırmak sularının büyük bir kısmı Hotamış bataklığını besleyecek şekilde kuzeydoğuya uzanır. Bu mevsimde bir göl görünüşü almış olan bu bataklı 60 km2lik yerlere yayılmış bulunur. Yazın ise çok çekilir, kuruyacak hale gelir.
d)İç Anadolu kapalı havzasının bir başka büyük bölümü de “Tuz gölü kapalı havzası” dır Melendiz dağlarından Cihanbeyli batısına ve Kulu’ya kadar uzanan ve içerisinde Tuz gölü çanağı bulunan bu kapalı havzaya başlıca 4 akarsı yönelir: Doğudan gelen Peçenek suyu, güneydoğudan uzanan Uluçay, güneyden gelen Kırkdelik suyu, batıdan yönelen İnsuyu. Bunlardan yolları boyunca olan sızmalar ve baharlaşmalar, öte yandan sulama suyu olarak bahçelere verilmeleri nedeniyle, yılın uzun bir süresi içinde göle ulaşamaz ve havzanın ortalarına doğru kaybolurlar. Bunlardan Peçenek suyu, kışın bir çay görünüşünde ise de, yazın suyu azalır, aşağı kesiminde kurur. Bol sulu Melendiz dağlarından kaynaklarını alan Melendiz çayı ile bundan daha güçlü olan Karasu’nun birleşmesinden doğmuş bulunan Uluçay (100 km.)’ın sulamada faydalanılarak suyu azalır ve çoğunca göle ulaşamaz. Güneyden buraya yönelen Kırkdelik çayı da güçlü bir su olup, bu da yaz aylarında göle inemez olur. Batıdan uzanan İnsuyu, gür kaynaklarla da beslenerek, yılın çok zamanında bir çay görünüşünde akar, fakat yazın bunun da göle yakın suları çekilir.
e)İç Anadolu kapalı havzasının kuzeybatı bölümünde “Akşehir kapalı havzası” uzanır. Buraya yönelen ve Afyon taraflarından gelen Akarçay ile Sultan dağlarının doğu yamaçlarından inen bir takım dereler vardır. Bunların başında gelen Akarçay’ın hayli geniş bir su toplama alanı varsa da, akımı bol değildir. Kurak ve çıplak yerlerden geçerek, Eber gölüne doğru uzanır, yolu boyunda Şuhut taraflarından inen Seyit Suyu’nu alarak büyür. Aşağı kesiminde yaz sonlarında kuruyan bu çay, yağışlı zamanlarda göle ulaşır, Eber gölünün fazla suları bu sırada bir ayakla Akşehir gölüne akar. Böylece bu sıralarda iki göl birbirine bağlanır, su seviyeleri yükselir.
f) bu tâli kapalı havzanın doğusunda, Ilgın gölü ile bunun uzak çevresinde bir bölme daha uzanır. Bu bölmeye, özellikle güneydeki dağlardan inen dereler yönelir ve göle dökülürler. Bu göl beslendiği mevsimlerde kabarır, fazla sular Bolasan deresine dökülür idi. Daha sonra buradan bir kanal açılarak akış düzenlenmiştir. Eskiden Ilgın gölünü besleyen derelerden biri iken, şimdi bu çevrenin en alçak yeri olan doğudaki Atlantı çukurluğuna doğru verilmiş bulunan Bolasan deresi, arazinin sulanmasında ve değirmenleri döndürmede yararlanıldıktan sonra Atlantı kurak teknesine girer, bunun biraz ötesinde düdenlere girerek kaybolur. Bu kurak çevrenin doğusundaki bazı sular da yer yer dibe dalarlar. Buna göre, Ilgın kapalı teknesinin üstten değil, dipten bir akışı vardır ki, bu bakımdan Beyşehir ve Suğla gölçanaklarının durumunu andırır.
Görülüyor ki, İç Anadolu kapalı havzasının bölmelerinin suları yer yer göller, bataklıklar, sazlıklar meydana getiren bir akış tarzı göstermekte ve denize ulaşamamaktadırlar. Yalnız bazı hallerde, arazinin kalın kalker yapısı gösterdiği yerlerde suların dibe daldığı, yani düdenlerden aşağılara indiği görülmektedir: Beyşehir, Suğla gölleri ve Ilgın havzasının Atlantı çevresi gibi. Dibe dalan bu suların, yeraltında nerelerden geçtiği ve nereye döküldüğü kesin olarak bilinmemekte, sadece bazı tahminler ileri sürülmektedir. Bu bölmeli kaplı havzalar topluluğunun (İç Anadolu kapalı havzalarının) doğuşunda tektonik çöküntülerin ( yerkabuğunun yer yer çökmelerinin) önemli yeri bulunmakla beraber, bu oluşun asıl nedenini bu geniş içi bölgelerin kurak oluşunda (yıllık yağış tutarı ortalama 25-30 cm.), buharlaşma’nın fazla olmasında aramalıdır. Bu nedenle, denizlere akışı bulunan ırmak sistemlerine bağlanamamışlardır. Bu büyük kapalı havzalar topluluğu dışında, yine İç Anadolu’da, yer yer daha küçük kapalı çanaklar da görülür ki, bunlar da aynı nedenlere dayanarak oluşmuşlardır: Kayseri’nin Tuzla gölü havzası, Kırşehir’in Seyfe gölü havzası.

Göller Bölgesi kapalı havzaları:

İç Anadolu kapalı havzalarının bitişiğinde, hemen batısında,y dışarıya akışsız görünen bir takım havzalar daha vardır. “Göller Bölgesinin tek tek kapalı havzaları” denilebilecek olan bu havzaların doğuş ve oluşları ise, İç Anadolu’dakilerden farklıdır: Bunlar, geniş ölçülü bir karstik bölgenin yerüstünden ziyade yeraltı akışlarına yer vermiş bulunan gökovalar (polyeler) alınıdır. Bunlar da, yerkabuğu hareketlerinin etkileri ve kalkerin (kireçtaşlarının) erimeleri yoluyla oluşmuş iseler de, iklim bakımından yağışlı sayılan ve yeterince yağış alan (yıllık yağış tutarı 50-80 cm. yani İç Anadolu’nun ortalarına göre bir kat daha fazla) bu bölgede denizlere üstten olan akışı bulunmayan çanakların oluşmasında tektonik hareketlerle birlikte kalker yapının önemli etkisi olmuştur. Ayrıca dördüncü Zamanın ilk yarısındaki şimdikine göre daha yağışlı olan bir devreden (buna plüviyal devir yani yağmurlar devri denir) sonra, günümüze doğru kurak bir devrenin gelmesinin tesiri de göz önüne alınabilir. Böyle çanaklarda, çevreden inen akarsular, düden adı verilen deliklerden yer yer dibe dalarak, yüzeydeki akışların oluşmasına engel olmuşlardır.

Van kapalı havzası:

Türkiye’nin bir başka büyük kapalı havzası da Van kapalı havzası adı ile anılır. İçerisinde Van gölünü ve yakın çevresini almış bulunan bu geniş kapalı havza, Nemrut volkan dağının bulunduğu yerden Türk-İran sınırına kadar uzanır. Bu kapalı havzanın hemen her yanı yüksek dağlarla çevrilidir. Bu dağlardan göle doğru bir çok akarsular iner: Zilan, Bendimahi, Karasu, Micinger gibi. Bütün bu dereler ve çaylar kar suları ve yağmurlarla beslenirler. Bu kapalı havzanın bulunduğu bölge, İç Anadolu kapalı havzası kadar kurak değildir (yıllık yağış tutarı çok yerinde 40-50 cm). bu kapalı havzanın bu durumda kalmasının başlıca nedeni, burasının geniş bir tektonik çöküntü alın olmasında ve çok yakın bir geçmişte Nemrut volkan dağının yığılarak bu çukurluğu önünde pek yüksek bir set yapmış bulunmasında aramak gerekir. Göle inen akarsuların büyük ve bol akımlı olmamaları, çok yüksek olmasa bile yine de buharlaşma yoluyla su kaybı, gölün böyle bir setleşmeden bu yana, bir ayak açamamasında amil olmuşlardır. Buna benzer bir küçük örneği, aynı Van kapalı havzası içindeki Erçek gölü kapalı havzasında bulmak mümkündür. Burada da çok yakın bir geçmişte lavların set yapması ile göl çanağı belirmiş, fakat henüz yanındaki büyük göle bile açılamamıştır.

AKARSULARIMIZIN DOĞUŞU, OLUŞU VE BESLENİŞİ

Görülüyor ki, ortalama 1000 m. nin üstünde bir yükseklik gösteren ve 2000-3000 m.lik sıradağlara çok yer veren Anadolu, çevresindeki denizlere doğru suların yöneldiği bir ülkedir. Her ne kadar Türkiye’nin ırmakları orta uzunlukta ise de bir takım büyük ırmakların başlıcaları beslenme alanları ve yukarı kesimleri memleketimizdedir. (Fırat, Dicle, Aras, Kura gibi).
Dağların çok bulunduğu Türkiye’de türlü denizlere yönelen akarsuların başladıkları ve çevreye uzandıkları bir takım dağılma alanları vardır. Bunlardan biri Bata Anadolu’da Murat dağıdır. Buradan dört yana sular dağılır: Ege denizine (Büyük Menderes, Gediz), Marmara denizine (Kirmasti çayı), Karadeniz’e (Sakarya nın kolu olan Porsuk çayı), İç Anadolu kapalı havzasına (Akarçay). Doğuda bulunan bir başka akarsu dağılma merkezi Uzunyayla’dır. İlgi çekici bir olay olarak belirtilebilir ki, bu dağılma yeri bir dağ veya başka bir kabarık şekil değil, bir tekne’dir. Bu Uzunyayla teknesinden Akdeniz’e(Seyhan’ın kolu olan Zamantı ırmağı), Basra körfezine (Fırat’ın kolu olan Tohma çayı), Karadeniz’e (Kızılırmağın bu tekneye uzanmış bazı kolları) ilk kaynaklarını ve yukarı yerlerini almışlardır. Daha doğuda Bingöl dağları da böyle bir akarsu dağlıma yeri özelliğini gösterir, buradan iki yana sular yönelir: Hazar denizine (Aras ırmağı), Basra körfezine (Fırat’ın kolu olan Murat ırmağı). Daha doğuda Aladağ ile Tendürek dağı da böyle bir özellik gösterir: Basra körfezine (Muratbaşı alanında Murat ırmağının başlangıç yeri), Hazer denizine (Sarısu yoluyla Aras), Van kapalı havzasına (Bendimahi çayı).
Akarsularımızın uzanış yönleri, çok yerde, mevcut eğimin bulunduğu alanlarda, bu alanda çukurlaşma yerleri ve çöküntü hendekleri ile ovalar boyunca olmakla beraber, yer yer keskin dirsekler yapar ve dağ sıralarını enine yarıp geçerler. Sözgelişi: Fırat’ın iki ana kolu olan karasu ve Murat takriben doğu-batı uzanırken, birdenbire güneye dönerler. Diyarbakır’dan Siirt güneyine kadar batı-doğu uzanan Dicle, Siirt’in güneyinde birden güneye dönerek. Kelkit ırmağı ve Yeşilırmak ırmak ile Kızılırmak ve Sakarya’da da benzer dirsekleri, yani anı dönüşleri görmek mümkündür. Böyle uzanışlar çaylar ve dereler boyunda da görülebilir. Böyle dirseklerin başlangıç ve bitiş yerleri arasında, çoğunca, dar ve derin boğazlar bulunur. Bunlar bulunduğu dağı bir yerinden kesen yarma vadilerdir. Bu boğazlar, çok önceleri geçmekte oldukları yerde o zamanların arazi eğimine uygun olarak akarlarken, geçtikleri bir kesimde dağ oluşmasına yol açan bir yerkabuğu bölümünün ağır ağır yüklenmesine adım uydurarak o yere derin gömülmüşler, böylece o yerde bir boğaz biçimi meydana gelmiştir. Çeşitli arazi yapısına da yer yer bağlı olarak bu gömülmeler sırasında üstteki o zamanın yumuşak tabakalarının eğimine uyar şekilde akmış bulunan eski akarsular, bu yumuşak tabakalara kolayca gömüldükten sonra, artık, çığırlarını çizmiş olarak, dipteki en sert kayaları bile kesmekte devam etmiş, böylece iki yanı sert kayalık, dar ve derine kazabilen güçlü, yani bol akımlı ve yatağı çok eğimli akarsuların, gere geri aşındırmalar yaparak içerilere sokulmaları yolunun da önemli yeri olmuştur. Böyle boğazlar, bugün elverişli birer baraj yeri olarak seçilmektedirler.
İşte yukarıda adı geçen ırmak dirsekleri, bir akarsuyun, bir başkasını kendine çektiği yerdir. Her akarsuda, sularını topladığı alan (buna o akarsuyun yağış alanı denir) ile komşu akarsuyun yağış alanı arasında doğal bir sınır yeri vardır ki, buna su bölümü denir. Subölümü, o iki akarsu arasında bir ara çizgisidir. Bu çizgi, uzun süreler bulundukları yerde kalmaz, yer değiştirir. Bunun nedeni, her akarsuyun aşındırmasını geriye doğru, yani akarsuyun kaynak yönüne doğru yapmasıdır. Böylece, yatağını hızla derinleştiren, geri geri oymayı daha hızla başaran bir akarsı, bu işleri bu derecede güçlü olarak yapamayan başka bir Karasuya sokulur, su bölümünü ona yanaştırır, onun bir bölümünü veya bütününü kendine çeker, işte bu olaya “bir akarsuyun ötekini kapması” veya sadece kapma (kaptür) denir. Kapma savaşının verildiği ve aşındırmasını iyi yapamayan akarsuyun “kapıldığı” yerde bir dirsek yeri belirir ki, buna “kapma dirseği” denir. Kapma olayını başaran bol sulu, yatağı çokça eğimli ve gür akışlı akarsu, uzun boylu ve büyük bir akarsu olmasa bile, böyle olmayan büyük akarsuları kendine döndürebilir. İşte Anadolu’da bu olayın çok örnekleri vardır. Bu olayın yardımı ile büyük ölçülü akarsu ağlarımız, akarsu sistemlerimiz oluşmuştur. Kızılırmak, Sakarya akarsu ağları gibi.
Gerçekten, yakın bir jeolojik geçmişte Anadolu yükselmiş, Karadeniz’in bulunduğu yer çökmüş, burada büyük bir iç-deniz doğmuştur. Karadeniz boyunca uzanan Kuzey Anadolu dağlarının bu denize bakan yamaçları, ortalama, 1500-3000 m. yükseklikleriyle deniz yönünden esen nemli rüzgârları alarak, bu yamaçlara bol yağış (yılda 750-2000 mm. Ve daha çok) düşmüştür. Bu yağışlar, bu dik yamaçlı dağlarda gür bir şekilde çağıltılarla akarak yataklarını derinleştirirken, iç bölgelerin çok daha az yağışlı (yılda 300-500mm.) akışları zayıf yerlerindeki ırmaklarına doğru, geri geri aşındırmalarla sokularak ve yataklarını hızla derinleştirip dar ve uzun boğazları aşarak sokulmuş, onları kendilerine yer yer çekmişlerdir. Bir başka şekilde de yorumlamaya çalışarak denilebilir ki, yakın bir jeolojik geçmişte bir kısım arazinin suların toplayarak denize ulaşmış bütün bulunan akarsuların, arazinin yükselmesiyle birlikte oraya gömülmeleri, bu arada yer yer geriye doğru aşındırmalarını da yaparak başka akarsuların kollarını kendilerine çekmeleri ve o zamanın göllerine uzanarak bunları da kendilerine bağlamaları ile, bölüm bölüm eklenmeler halinde, büyük akarsu ağları oluşmuştur. Bu olayların gelişmesine bağlı olarak, Karadeniz’e dökülen ırmaklar (Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya...), iç bölgelerin çok içerilerine kadar sokulabilmiş, kendilerinin denize akışlı yağış alanlarını genişletmişlerdir. Benzer durumları, mesela Akdeniz Bölgesinin doğu kesiminde ve Doğu Anadolu’nun geniş orta ve güney kesimlerinde (Fırat ve Dicle yağış alanı bölgelerinde), Güneybatı Anadolu’da da görmek mümkündür. Bu olayların iyice gelişemediği yerlerde ise, denizlere akışı olmayıp, “içe akışlı bölgeler”, yani kapalı havzalar kalmıştır ki, bunun tipik bir örneği İç Anadolu kapalı havzasıdır. Türkiye’de yerine göre, bu akarsu ağları oluşmasının çeşitleri vardır.
Akarsularımızın bu gelişmelerine de zamanla çizgilerinin değişmesine, akarsular arasındaki kapma olaylarına ve yine yer yer yerkabuğunun yükselme ve çökmelerine bağlı olarak, özellikle ırmaklarımız boyunda, meydana getirdikleri vadiler bakımından şu iki durumu çok yerde görmek mümkündür:
1-Bu ırmakların yukarı kesimlerindeki dağlık yerlerde (kaynak kollarının uzandığı yerlerde), çoğu derin olan vadiler, bunun ilerisinde ve çoğunca orta kesinde, takriben eski havzaların, teknelerin yer yer kendini ettiği, aralarında yer yer boğazların da bulunduğu, adeta birbirlerine eklenmiş eski tekneler kesimi görülür.
2-Dağ sıralarının uzun boğazlar halinde enine yarıldığı aşağı kesim müşahede edilir. Bu durumu, birçok ırmaklarımızda görürüz. Irmaklarımız, çok miktarda sürüntü maddeleri (kum, çakıl, kil, çamur ) taşıdıklarından ve bunları hem yolları boyunda daha ileri sürükleyemedikleri için, ağız bölümlerinde bu maddelerin yığılması ile geniş ovalar doğmuştur. Burada akarsular, vadileri içinde değil, yüzlek olarak akarlar; Çukurova, Çarşamba ovası, Bafra ovası gibi. Bunlar ve benzerleri birer delta ovasıdır ki, Türkiye’nin geniş yer tutan önemli ve ekonomik değeri büyük olan yerlerdir.
Türkiye’nin akarsuları yerine göre, yağmurlar ve kar suları, yüksek dağların buzul suları, gür kaynaklar, küçük su kaynakları ve sızıntı suları ile beslenirler. Bu besleniş şekillerine göre akarsularımızın yıl içindeki akışları, kabarmaları, taşmaları, çekilmeleri, sel halinde akmaları, kurumaları veya kuruyacak hale gelmeleri bakımından çok çeşitlilik gösterirler. Bu akış çeşitliliği, mevsimler içinde aylarca veya haftalarca sürebildiği gibi, ani kabarmalar şeklinde de olabilir.
Memleketimiz, ılıman kuşak iklimleri arasında olup, bu arada memleketimizin kenar bölgeleri türlü derecelerden Akdeniz ikliminin yayılış alanı içindedir. Ana çizgileriyle alındığında Güney Anadolu ile Batı Anadolu Akdeniz ikliminin etkileri altındadır. Buralarda yer yer küçük farklılıklar olsa bile, yağış mevsimi kış ve etrafındadır: Yağmurlar güzün başlar, ilkbahara kadar sürer. Deniz seviyesine yakın yerlere ve çukur ovalara hep yağmur yağar, yüksek dağlara bu sıralarda daha ziyade kar yağar. Bu bölgelerde yaz ayları kurak geçer. Buralarda yıllık yağış tutarı 50-200 cm. dir. Yağmurlar, çoğunca sağanak şeklinde olur, kısa süreler içinde çok miktarda su yere iner, yamaçlar boyunca akışlar ve ani akarsu kabarmaları olur. Yazın ise bu sular çekilir. Bu uzun kurak mevsimde su kaynakları ve bu arada gür kaynaklar akarsulara karışıyorsa, suyun seviyesinin daha fazla düşmesini önlerler. Bu katkılar olmuyorsa, buradaki akarsuların çekilmesi çok olur. Memleketimizin Karadeniz kıyı bölgesinde ise her mevsim yağışlıdır. Bu özellik, batıdan Doğu Karadeniz taraflarına gidildikçe hem daha belirgin bir hal alır, hem de yıllık yağış miktarı artar. Böylece, yer yer farklı durumlar bulunmakla beraber, Batı ve Orta Karadeniz bölümünde yıllık yağış 100-150 cm. yı, Doğu Karadeniz Bölümünde ise 2-3 m. yi bulur. Bu yağış tutarı, dağların yüksek yerlerinde artar, buralarda kar yağışı önemli yer tutar. Bu duruma göre bu dağlardan inen sular, hem yıl boyunca yağmurlarla, hem de yazın ayrıca kar suları ile beslenirler.
Türkiye’nin iç bölgeleri yarı kurak iklim çeşitlerini kendinde toplamıştır. Bu bölgelerde yağışlar, kenar bölgelere göre, bazı yerlerde yarıdan aşağıya düşmüş, bazı tekne biçimli yerlerde ise üçte birine inmiştir. Yağış mevsimi ise kış sonu ve ilkbahara kaymıştır. Bu iç bölgelere olan yağışlar, mevsimine göre, yağmur ve kar şeklinde olur. Bu arada Doğu Anadolu’nun çok yerinde ve hele Erzurum-Kars yüksek yaylalarında soğuklar uzun sürer ve sert olur, yaz sıcakları kısa sürer. Bu nedenle buralarda ve özellikle dağlarda ve yüksek yaylalarda donma olayı çok olduğundan ve uzun sürdüğünden, kaynakların böyle yerlerden alan akarsularda beslenme duraklar, su seviyesi düşer. Buna göre memleketimizin akarsuları için besleniş ve yıl içindeki değişmeler (Buna akarsuyun rejimi denir) bakımından şöyle bir ayırtetme yapılabilir:

TÜRKİYE’DE AKARSU REJİMLERİ

1-Yağmurlu Akdeniz rejimi akarsuları:
Bunlar yazın çekilmiş, kışın kabarmış bulunurlar. Bu türlü besleniş, deniz yüzünden çok yüksekte bulunmayan ve seviyelerine önemli etkiler yapacak derecede kaynak suları ile beslenmeyen derelerde ve çaylarda görülür. Böyle akarsularda çekilmeler ve kabarmalar çok bellidir. Böyle yerlerdeki bu çeşit dereler, yaz aylarının yağışsız geçmesi, şiddetli buharlaşmalar ve hele araya sızmalar da girmişse çok çekilirler. Bunlar arasında hemen sadece kaynaklarla beslenen iyice kurumaktan kurtulurlar. Bu rejimi gösteren akarsular yağmurlu mevsimde, yani kışın kabarırlar.
2-Kar ve buz suları ile beslenen akarsular:
Bir kısım ırmaklarımızın dağlardan inen yukarı kolları geniş ölçüde kar suları ile beslenir. Yılın uzun bir süresince karla örtülü bulunan yüksek dağlardan kaynağını alan dereler, kar erimeleri ile birlikte beslenmeye başlar ve kabarırlar. Bu tipten olan dereler ve çaylar Türkiye’de çoktur. Çünkü Türkiye’de aylarca karla örtülü kalan yüksek dalar önemli yer tutar. Bu türlü akarsularda Kasım’dan Nisan’a kadar yılın yarısında çekilme olur. İlkbahar sonunda ve yaz başlarında karların erimesi ile birlikte bu akarsularda kabarmalar başlar, yüksek dağlık yerlerde yazın da bu durum sürer. Bu akarsulara, özel bir katkı halinde, buzulların bulunduğu dağlarımızda eriyen buz suları ile beslenenleri de eklemek gerekir. Böyle yerlerdeki beslenme süresi hemen sadece Temmuz, Ağustos ve kısmen de Eylül’dür. yılın geri kalan zamanında bunlar donmuş haldedir.
3-Yağmurlu Karadeniz rejimi akarsuları:
Bu iklimde akarsular, yıl boyunca geniş ölçülü çekilmeler göstermez, yani oldukça düzenli akarlar. Böyle derelere yağmurlarla besleniş ile birlikte, kar erimeleri sırasında kar suları da katılıyorsa, bu takdirde yazın da seviyeleri oldukça kabarık olur veya hiç olmazsa normal bulunur.

4-Yağmur ve gür kaynaklarla beslenen akarsular:

Öyle birçok derelerimiz vardır ki, bunlarda yağmur sularının önemli yeri bulunmakla beraber, böyle küçük akarsuların yıl içinde devamlı olarak akmalarında, suları bunlara karışan büyük ve gür kaynakların çok payı vardır. Karstik bölgelerde çok rastlanan böyle büyük kaynakların, dereleri besleme ve bunların seviyelerini düzenli tutma bakımından önemli yeri vardır. Böylece mesela Akdeniz Bölgesinde ve İç Anadolu’da, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bazı derelerin ve çayların kurumadan ve çok fazla çekilmeden devam edebilmelerinde bu kaynakların etkisi çoktur.

5-Kar, yağmur ve gür kaynaklarla beslenen akarsular:

Öyle akarsularımız da vardır ki, başka bir yerden fazla beslenmeksizin, yılın büyük bir kısmında veya bütününde sadece bir büyük kaynağın çıkardığı su ile beslenir, bu güçle başka bir akarsuya dökülürler. Böyle dereler Türkiye’de çoktur. Sözgelişi: İç Anadolu’da Bünyan kasabasının 3 km. güneyindeki Pınarbaşı kaynağından çıkan sular dere halinde akarak ve bu kasaba içinde çağlayanlar yaparak Sarmısaklı suyuna karışır. Bu düşüş yerinden 1000 Kw. Kadar elektrik elde edilmektedir. Sayıları çok olan böyle gür kaynaklardan bazıları da, bir akarsuyun yolu boyunda veya pek yakınında ona karışır, böylece o akarsuyun türlü besleniş alanları yanında böyle kaynaklar da başlı başına bir değer kazanır. Kızılırmağın kollarından Göksu çayına karışan Sızır kaynağı böyledir. Böyle bir kaynağı aldıktan sonra düzenli ve güçlü bir akış kazanmış olan Göksu’dan 7000 Kw. Enerji elde edilebilmiştir. Böyle kaynakların karıştığı akarsularda, İç Anadolu’da bile, yazın su seviyesi pek düşmez.

7-Gölden çıkan akarsular:

Birçok akarsularımız da vardır ki, bunlar doğal veya sun’i gölün ayağıdır. Böyle akarsular, çıktıkları günün fazla sularını boşalttıklarına göre, çoğunca düzenli olarak akarlar. Türkiye’de doğal göllerin yanında, sayıları gittikçe artan baraj gölleri de bulunduğuna göre, bu göllerdeki su durumuna göre yıl içinde türlü derecelerden bir düzenli akış gösterirler.

8-Sel rejimli akarsular.

Çok kısa bir süre içinde (bir veya birkaç günde, hatta bir iki saatte) birdenbire kabararak coşkun şekilde akan, sonra kuruyacak duruma gelen, hatta kuruyan akarsular için “sel rejimli akarsular” denir. Bu kabarma ve coşma ya şiddetli sağanak yağmurları ardından olur, veya ani kar erimeleri ile belirir, yahut hem sağanak yağmurları, hem de kar erimelerinin aynı zamana rastlaması ile belirir. Bu arada yamaçlar çok dik ve çıplak ise, böyle yerlerdeki coşkun akışlar yıkıcı ve korkunç olur, yamaçların topraklarını süpürüp aşağılara indirirler. Dağlık yerlerimizden inen derelerin çoğu böyledir. Dağlık bölgelerimizden ansızın böyle seller belirebilir ve tehlikeli olurlar. Sözgelişi: 11 Eylül 1957 Çarşamba günü öğleden sonra başlayan ve hemen şiddetlenen sağanak yağmurları ve dolunun ardından, Elma dağından yamaçları sararak inen çamurlu sular, buralardaki dereleri hemen kabartmış, o kuru dereler bir anda korkunç birer sel olmuş, Ankara yakınında bir anda 2-3 m. derinliğinde bir ırmak halini almış, önüne gelen evleri ve köprüleri yıkmış, insan kabına yol açmıştır. Aradan sadece 1 gün geçtikten sonra sular çekilmiş, o ırmak görünüşünden bir şey kalmamıştır. Bu örnek, bir akarsuyun sel rejiminin pek kısa süreli olan ve kuru dereler boyunda görülen şeklidir. Türlü yerlerimizde oturanlarca böyle akarsulara “delidere”, “deliçay” gibi adlar da verilmiştir. Irmaklara varıncaya kadar bunun türlü büyüklükteki akarsularımızda görülün kabarma ve çekilme dönemlerine ve şiddetine bağlı başka başka örnekleri vardır. İşte bunun için, Türkiye’de “derelerin ıslahı” problemi ve işleri, teknik çalışmalar arasında önemli yer tutmuştur ki, “erozyon kontrolü ve toprak korunmasın” da bundan söz edilir.

9-Karma rejimli akarsular:

Böyle bir durum daha çok, birçok kollarla beslenen ve güçlenen ırmaklarda ve bazı hallerde de çaylarda görülür. Böyle büyük akarsuların yıl içinde ayrı ayrı zamanlarda ve farklı süreler halinde yağmur ve karlarla veya ayrı ayrı aylarda yağmurlarla beslenmesi, araya buzul sularının ve gür kaynakların da karışması ile beliren bir besleniş tarzı ve akma düzeni göstermeleri halidir. Karma rejimli akarsularda yağış alanının yani ırmağın sularını topladığı yerlerin büyüklük derecesi, buradaki arazi şekilleri (dağ, yayla, ova) jeolojik yapının ırmağın akış tarzına önemli etkileri olur. Yılın belirli bir devresinde ırmağın akımını artıran yağmurlar, başka bir devresindeki kar erimeleri, kabarma ve çekilmelerle ilgili karma rejimi belirtiler. Irmakların karma rejim gösterenlerinde su seviyesi yıl içinde türlü değişikliklere uğrar. Böylece, yıllık seviye oynamalarında, birden fazla iniş ve çıkışlar gösteren grafikler çizilir.

TÜRKİYE’NİN BAŞLICA IRMAKLARI

Irmaklarımızın büyük bir kısmı bütünü ile kendi topraklarımız içindedir (Yeşilırmak, Kızılırmak, Sakarya, Menderesler, Gediz, Seyhan, Ceyhan ırmakları gibi). Bir kısmının ise yukarı ve kısmen orta kesimleri Türkiye topraklarındadır (Fırat, Dicle, Güneydoğu Anadolu’nun çay ve dereleri, Aras, Kura), kimisinin ağız bölgesi hariç bütünü memleketimizdedir (Çoruh nehri), kimisinin ise büyük bir kolu ve aşağı kesimi memleketimizde ve sınırımızdadır (Meriç nehri), kimisinin orta ve aşağı kesimi bizdedir (Asi nehri). Şimdi memleketimizin başlıca ırmakları ile bunların geçtiği yerlerdeki vadileri ve bu arada boğazları kısaca gözden geçirelim.

Çoruh nehri:

Kuzeydoğu Anadolu’nun en büyük ırmağıdır. Çoruh, Mescit dağlarının (3250m.) batı tarafından kaynağını alır, Doğu Karadeniz dağları ile bu dağlar arasından geçer, Batum limanı güneyinde Karadeniz’e dökülür. Kaynak yerinden ağzına kadar olan uzunluğu 376 km. dir. Bunun Türkiye içindeki çok büyük bölümünün uzunluğu 355 km. dir. Buna göre, ırmağın ağız bölümüne yakın Maradit mevkiinden itibaren 21 km. lik küçük bir parçası Rusya toprakları içindedir. Irmağın Türkiye’deki yağış alanı 19.900 km2 dir. Çoruh, Mescit dağından Bayburt’a kadar doğudan batıya akar, buradan bir dirsekle döner ve artık bu yönde akar. Yolu boyunca yer yer genişlemiş ve daralmış vadilerden geçer, birçok kollarla (Tortum çayı ile birleşen kuvvetli Oltu çayı gibi) ile birleşir. Bundan sonra Çoruh büyük bir ırmak görünüşü alır, yer yer dar ve derin boğazlardan geçer. hemen her mevsimde yağış alabilen bol yağışla yüksek dağlardan gelen çok sayıdaki kollarla beslenen Çoruh nehrinin suları her zaman boldur. Hemen her mevsimde sınır boyundan Artvin’in 100 km. güneyindeki Demirkent köyüne kadar, birkaç ton yük alabilen dibi düz su taşıtları işler. Buralarda ırmağın derinliği 5 m. yi geçer, genişliği 50 m.ye yaklaşır. Borçka’da ise, Çoruh üzerindeki köprünün boyu 125 m. dır. Irmağın kabarık ve çekilmiş zamanları arasında 3-5 m. lik fark olur. Çoruh, kışın en yukarı dağlık yerdeki kesiminde donar. Bu yüzden suları kışın biraz çekilmiş bulunur. Güz ve bahar aylarında kabarır, yer yer taşkınlara yol açar.

Doğankent çayı (Harşit çayı) :

Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesinin önemli akarsularından biri de Doğankent (eski adı Harşit) çayıdır. Kaynaklarını Gümüşhane bölgesi dağlarından alan ve bol sulu derelerle beslenen bu çayın boyu 160 km. ye yaklaşır, yağış alanı 3000 km2yi bulur. Gümüşhane-Torul boyunda vadiler derin ve dik yamaçlıdır. Yer yer bahçe tarımı yapılan genişlikler de vardır. Torul’dan aşağıda çay, Kürtün Boğazına girer, fakat Doğankent (Harşit) den geçtikten sonra, vadi boyunda yine genişlemeler olur, çay Tirebolu yakınında denize dökülür.
Doğankent çayı, bol yağışlı bir bölgenin dağlarından inen birçok derelerle beslenen güçlü bir akarsudur. Aşağı kesiminde ortalama akım saniyede 28 m3 dür. burada kabarık zamanında bu miktar 255 m3 bulur. Geçtiği yerler hızlı akışlarla dolu bulunduğundan, dar ve derin vadi yamaçlarının çok yerde sağlam kayalardan bir yapı göstermesinden ötürü bu çayın boyunda sıra sıra barajların yapılmasına elverişli yerler bulunmuştur. Bunun için bu çay, elektrik elde edilmesine elverişlidir ve bu işlere girişilmiştir.

Yeşilırmak:

Karadeniz’e dökülen büyük akarsulardan biri Yeşilırmaktır. Bu ırmak, birbirine yakın büyüklükte üç ana kolun birleşmesinden doğmuştur: Kelkit ırmağı (320 km., yağış alanı 10.000 km2), asıl Yeşilırmak (468 km., ki buna Tokat ırmağı denildiği de olur), Çekerek ırmağı (256 km., yağış alanı 12.000 km2). Çekerek ve Tokat ırmakları birleşince Yeşilırmak başlar (bütün yağış alanı 36.000 km2), Kelkit karışınca büyür. Kelkit ırmağı, kaynak kollarını topladığı Kelkit ilçesi dağlarından Yeşilırmağa dökülünceye kadar doğu-batı uzanışlı vadisi boyunca akar. Kelkit ırmağı, bu uzun yolu boyunca birçok boğazlardan geçer, ovalarda yayılır. Bu boğazlar içinde öyleleri vardır ki, ırmak buralardan sadece iki kaya arasında akar (Tönü Boğazı, Koyulhisar Boğazı, Fatlı Boğazı, Seyricek Boğazı gibi). Buralarda yer yer hızlı akışlı yerler ve çağlayanlar vardır. Kelkit ırmağı bol sulu kollarla beslendiğinden yazın da suyu çekilmez. Kabarmış olduğu zamanlarda ise taşkınlar yapar, Niksar ve Erbaa ovalarını sular basar.
Çekerek ırmağı, Sivas’ın Çamlıbel dağlarından kaynaklarını alır, Sulusaray’da ovada akar, Akdağdan inen birçok dereleri toplar. Buraya kadar boğazlardan geçip ovalarda yayılan Çekerek ırmağı, Alan dağını yardığı yerdeki dar ve derin boğazda yüksek bir düşüşü yapar. Burası elektrik enerjisi elde etmeye elverişli bir su-gücü yer olarak değer kazanır. Çorum çayını alarak büyür, Kayabaşı ovasına girer ve Tokat tarafından gelen ırmağa (Tokat ırmağına veya asıl Yeşilırmağa) karışır. Çekerek ırmağı, burada Tokat ırmağı gücündedir. Güzün ve ilkbaharda kabarır.
Yeşilırmak akarsu ana bölümü olarak göz önüne alınan, fakat asıl adı Tokat ırmağı olan akarsu, Zara ile Suşehri arasındaki Kösedağından doğar, bu çevreden toplanan birçok derelerle Tozanlı suyu oluşur. bu su dar olmayan bir vadiden geçer, güçlü Gölköy çayını alır, genişçe yerlerden dolaşarak Alemdar boğazına girer. Burada Almus Barajı yapılarak gerisinde 32 km2 lik bir göl meydana gelmiştir. Daha ileride Tokat suyu adıyla akan bu ırmak, Turhal’dan sonra dar ve derin, yamaçları sarp kayalık, uzun Çengel Boğazına girer ve Amasya’ya doğru uzanır. Asıl Yeşilırmak gövdesinin suları yazın çekilir, kışın ve ilkbaharda kabarır. Ani yağışların ardından su taşkınları olur. Irmak boyunda düzenleme işlerine girilmiştir.
Bütün bu kollar ve daha sonra her iki yanından gelen derelerle büyüyen Yeşilırmak, büyük bir akarsu olarak Canik dağlarını uzun, fakat yer yer genişçe bir boğazdan geçer, daha ileride dar ve derin, suların hızlı aktığı, bu nedenle kayıkların buradan geriye işleyemedikleri boğazdan geçer. buradan çıktıktan sonra Çarşamba ovasında yayılır ve Cıva burnundan denize dökülür. Yaklaşık olarak 1000 km2 lik bir yer tutan bu kıyı ovası, Yeşilırmağın binlerce yıl boyunca sürükleyip yığdığı alüvyonlardan oluşmuş geniş bir deltadır.

Kızılırmak:

Türkiye’nin en uzun nehridir. Başlangıç yerinden Karadeniz’e döküldüğü Bafra burnuna kadar olan uzunluğu 1182 km., yağış alanı 75.000 km2 dir. Kızılırmak, Sivas’ın Zara ilçesinin doğusundaki dağlardan doğar. İç Anadolu’da geniş bir büklüm çizer, Sivas, Kayseri ve Ankara yakınlarından geçer, bu iç bölgedeki başlıca kolu olan Delice ırmağı alır ve Kuzey Anadolu dağları arasına girer. Burada Devrez ve Gökırmak’ı alır, kendi deltası olan Bafra ovasını geçerek Karadeniz’e dökülür.
Geçtiği uzun mesafeler ve aldığı kollar göz önüne alındığında, Kızılırmağın iki ana bölümü bulunduğu görülür:
1-Bütün bir beslenme alanının dörtte üç kadarını tutan kurak iç bölgeler bölümü,
2-Bunun yanında çok az bir yer tutan Kuzey Anadolu dağlık bölümü.
Bunlardan birincisinde, yani iç bölgede yağışlar az, yaz kuraklığı uzun, buharlaşmalar şiddetli olur, sızmalarla da su kaybı bulunur. Bu nedenle gür kaynaklarla beslenebilen akarsular dışında, birçok akarsular bu olayların etkisi altında su kaybına uğrarlar. Kızılırmağın buralardaki en uzun kolu Delice ırmağıdır. Bu ırmak, geçtiği kurak iç bölgede “öz” adı ile anılan, çoğu zayıf olan kolları alır. Irmağın çekilmeleri ve kabarmaları ani olur. Yazın çok çekilmiş bulunur, ilkbaharda bir metre kabarır. Ani sağanak yağmurları ardından veya kar erimeleri nedeniyle kabaran dereler, bu bölgenin çıplak yamaçlarından çamurlu bir halde aşağılara hızla iner, sel rejimi özelliğindeki dereler olarak yıkıcı etkiler yaparlar. Bu iç bölümde Kızılırmağın birçok kolları bu çeşit akarsular olduğu için, bunların kabarmaları hemen etki yapar, ani kabarmalara yol açar.
Kızılırmağın aşağı kesimi olan ikinci bölümünde durum farklıdır. Burada yağışlar oldukça boldur. Bu bölümde Kızılırmağa batıdan karışan Devrez çayı (160 km.) ve Gökırmak (180 km.) bile yaz aylarında yine de çokça çekilirler. Bütün bu özellikleri ile Kızılırmak kabarma zamanları dışında çok yerde orta derecede bir ırmak görünüşündedir. Uzun süren yaz kuraklıkları sırasında, Kızılırmak yer yer geçit verir, dibindeki kum ve çakıl yığıntı yerleri üste çıkar, geniş kum adaları sıralanmış bulunur.
Kızılırmak, kaynak kesiminden içi Anadolu içerlerine kadar jipsli (alçıtaşlı) ve kolay aşınabilen yerlerden geçer. bu nedenle suları bu kesimde biraz acı ve tuzludur. Ana ırmağa karışan derelerin adları da bunu belirtir: Acısu, Acıırmak, Acıçayı, Acıöz, Acıçay gibi. Adları böyle olmayan birçok derelerin suları da yine acı ve tuzludur (Gölevi deresi, Ulaş deresi, Delice ırmak gibi). Kızılırmağın suyuna tuzluluk ve acılık getiren bu türlü akarsular dışında, Sızır, Devrez, Gökırmak gibi bol tatlı su taşıyan önemli kolları da vardır. Bu arada Hirfanlı ve Kesikköprü barajları da tuzluluğu düşürmektedir.
Kızılırmak, yolu boyunca birçok yerlerde derinde akar, yer yer derin ve dar boğazlardan geçer. işte, bir yandan sulamaya elverişli bir durum hazırlama, öte yandan da enerji sağlamak için barajlar yapımına girişilmiştir: Hirfanlı barajı, Kesikköprü barajı, daha aşağı kesimdeki baraj projeleri, Sarmısaklı barajı gibi. Bu arada kaynağını Akdağ’dan alan ve gür Sızır kaynakları ile beslenen Göksu çayından bol elektrik elde edilmektedir. Bu enerji Kayseri ve çevresi ile Akdağ çevresindeki kasaba ve köylere verilmiştir.

Yenice ırmağı (Filyos çayı):

Batı Karadeniz Bölgesinin önemli bir ırmağıdır. Uzunluğu 228 km., yağış alanı 13.000 km2 den çoktur. Bol yağışlı Ilgaz ve Köroğlu dağlarından beslenen, birbirine eklenmiş görünüşleri olan, her bölümünün ayrı ayrı adı bulunan ilgi çekici bir ırmaktır. Denize döküldüğü yerde Filyos adlı bir köy ve iskele bulunduğu için buraya uğrayan gemiciler bu geniş ağızlı akarsuya Filyos çayı adını vermişlerdir. Fakat 20 km. kadar içerideki Çaycuma kasabası yakınlarında bu akarsu Yenice ırmağı adını alır, çok içerilere kadar bu adla anılır, işte bu arada ve daha yukarı kesimlerinde birçok güçlü kollar alır ki, Devrek ırmağı, Ulusu ve Soğanlı çayı, Araç çayı bunların başlıcalarıdır. Bunlardan Araç çayı ile Soğanlı çayı, Karabükte birleşerek Yenice ırmağını meydana getirirler ki, denize kadar eski Filyos çayı, şimdi bu adla söylenmektedir. Karabük’ten Tefen’e kadar kısık adı verilen dar boğazlardan geçen Yenice ırmağı, Tefen’den denize kadar geniş bir vadide akar, ovaya yayılır, yaz ayları dışındı yılın 7-8 ayında geçit vermeyecek kadar geniş, derin ve saniyede 100 m3 ü bulan gür bir ırmak olarak denize ulaşır.
Yenice ırmağı’nın kollarından Araç çayı, kaynağını Ilgaz dağlarından alır, geniş vadile