31 Ekim 2008 17:44 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
su konulu günlük yazı
,
su konulu yazılar
,
suyun önemi
Marmara bölgesi aylardır beklediği yağmura nihayet kavuştu. İstanbul 12 günlük su ihtiyacını karşılayacak yağışı aldı
İstanbul’a önceki gün saat 09.00’dan dün saat 12.30’a kadar düşen yağış
miktarı ekim ayı ortalamasını geride bırakarak rekor kırdı.
İstanbul Su ve Kanalizasyon idaresi tarafından yapılan ölçümlere göre,
kentteki barajların doluluk oranı, yüzde 11,5’ten yüzde 11,7’e
yükseldi.
31 Ekim 2008 16:52 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
su konulu bilimsel yazılar nelerdir
,
suyun canlılar açısından önemi
,
suyun canlılar için önemi nedir
SUYUN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ
Hava, su, ısı, ışık ve besin maddeleri canlıların yaşaması için gerekli
temel unsurlardır. Bu unsurların başında oksijen ve su gelmektedir.
Canlı organizmayı oluşturan hücrelerin yaşam faaliyetlerini devam
ettirebilmeleri için suya gereksinimleri vardır. Su yaşam için en
zorunlu maddelerden birisidir. Susuzluğa dayanmak oldukça zordur. İnsan
gıda almadan yalnız su içerek yaklaşık 5 hafta hayatını sürdürebildiği,
halde susuzluğa ancak 7-12 gün dayanır. Henüz hayatın başlangıcında
olan üç aylık bir fötusun %95'i sudur. İnsan organizmasının %62-67'si,
hayvan organizmasının %60- 70'i sudan ibarettir. İnsan organizmasındaki
suyun 2/3'ü hücre içerisinde, geriye kalan kısmı ise dokular arası
sıvıda ve kanda bulunur. Kimyasal formülü H2O'dur, ağırlıkça %11,1
Hidrojen ve %88,9 Oksijenden meydana gelir. Su molekülünde iki hidrojen
atomunun aynı tarafta bulunması pozitif yüklü olmasına neden olur,
oksijen atomu da negatif yüklüdür. Periyodik cetvelde oksijene benzer
diğer maddelerin dihidrürlerinden farklıdır. Atmosferik basınç ve oda
sıcaklığında (25°C) daha ağır moleküller (H2S, H2Se ) gaz halindeyken,
H2O sıvı halde bulunur. 100°C'ye çıkarıldığında gazlaşır. Su daha
yoğundur, dielektrik sabiti ve yüzey gerilimi yüksektir. Donma noktası
ise düşük olup, donduğunda daha az yoğun haldedir. Saf su renksiz,
kokusuz ve tatsız bir sıvıdır, 0°C'de donarak katı faza geçer .
Su hijyeni, yalnız içme için kullanılan suyun nitelikleri ile meşgul
olmaz. Aynı zamanda yıkama , mutfak ve ev işlerinde kullanılacak
suların niteliklerinin tespiti, su kirlenmesinin önlenmesi ve suların
dezenfeksiyonu işleri ile de ilgilidir. Toplumun içme ve kullanma
(Yemek yapma, temizlik ve benzeri) gereksinimleri için kullandığı şehir
şebekeleri, kuyu, çeşme ve gene aynı amaçlarla kullanmak üzere teknik
metotlarla tasfiye edilmiş dere,nehir ve göl suları içilebilir su
olarak tanımlanır. İçme ve çeşitli maksatlarla kullanılan ve insan
sağlığı ile çok yakından ilişkisi olan ve kısaca içme, kullanma suyu
adı verilen suyun hepsi "ALİMENTASYON SUYU" olarak adlandırılır. Bu
suyun miktarı kent ve köylerin nüfusuna, bağlı olarak günde insan
başına en az 150 litre olarak hesap edilir.
Su gereksinimi
İnsan organizmasının %60-70'i sudur. Bu suyun 2/3'ü hücreler içerisinde
geriye kalan kısmı dokular arası sıvıda ve kanda bulunur. Proteinlerden
zengin gıdaların bol olarak yenilmesi halinde de proteinlerin
parçalanma ürünü olan üre idrarla atıldığından idrar miktarı çoğalmakta
ve bu yoldan su kaybı artınca, suya duyulan gereksinim de
yükselmektedir. İnsan fizyolojik gereksinimi olan suyu her gün muntazam
olarak karşılamak zorundadır. Bunun yaklaşık %50'sini içeceklerden,
%35'ini yiyeceklerden ve %15'ini de oksidasyon suyu olarak vücuttaki
gıdaların yakılmasından sağlar.
Genellikle su gereksinimi günlük 2500-3000 kaloriye karşılık her bir
kalori için 1 lt hesabı ile 2. 5-3 litre olarak hesaplanır. Yaşama payı
su gereksinimi için daha yaklaşık bir değer elde etmek için aşağıda
verilen yüzölçümü ve kalori gereksinimi formülü kullanılır. Bunun için
önce atılan en az su miktarını bilmek gerekir.
Erişkin bir insanın günlük minimum su kaybı
Kaynak Su ml
İdrar 400 Y
Dışkı 30 Y
Bazal ekstra renal 250 Y
Egzersiz 1,73 x 0.4 P
Su gereksinimi , ml = (400 +30 + 250)Y + 1,73 x 0,4 P
Y= Vücut yüzölçümü m²
P = Bazal enerji gereksiniminden fazla alınan enerji
Yüzölçümü m² = 0,12 A(.66)
Enerji = 70 A(.75)
70 kilogram ağırlığında bir insan günde 3000 K. kal metabolik enerji tüketiyorsa günlük su gereksinimi:
Su gereksinimi , ml = (400 +30 + 250) 0,12x70 (.66) + 1,73 x 0,40 (3000-70x70(.75) )
= 1346 +904 =2250 ml
Proteinlerden zengin gıdaların bol olarak yenilmesi halinde de
proteinlerin parçalanma ürünü olan üre idrarla atıldığından idrar
miktarı çoğalmakta ve bu yoldan su kaybı artınca , suya duyulan
gereksinim de yükselmektedir. İnsan fizyolojik gereksinimi olan suyu
her gün muntazam olarak karşılamak zorundadır. Bunun yaklaşık %50'sini
içeceklerden, %35'ini yiyeceklerden ve %15'ini de oksidasyon suyu
olarak vücuttaki gıdaların yakılmasından sağlar.
Tablo .Günlük sıvı gereksinimi
Yaş Ağırlık(kg) Total sıvı (ml) ml/kg/24 saat
3 gün 3.0 250- 300 80-100
3 gün 5.4 750- 850 140-160
1 yaş 9.5 1150-1300 120-135
2 yaş 11.8 1350-1500 115-125
4 yaş 16.2 1600-1800 100-110
6 yaş 20.0 1800-2000 90-100
10 yaş 28.7 2000-2500 70- 50
14 yaş 45.0 2200-2700 50- 60
Organizmanın su kaynakları
Organizmanın gereksinimi olan su başlıca 3 kaynaktan gelir. Bunlardan
birincisi ve en önemlisi içme suyudur. İkinci kaynak diyeti oluşturan
besin maddelerinin bileşimindeki sudur. Bu iki kaynak dışında üçüncü
kaynak ise organizmada hidrojen kapsayan besin maddelerinin
metabolizması sırasında bunların oksidasyonu ile meydana gelen
metabolik sudur. Bu oksidasyonda yaklaşık olarak, rasyonun metabolik
enerjisinin her 100 Kkal'si için 10-14 gram su oluşur. Besin maddesinin
oksidasyonu ile oluşan metabolik su miktarının nasıl saptandığını bir
monosakkaritten oluşan metabolik suyu örnek vererek açıklayalım:
C6H12O6 Ž6CO2 + 6H2O
Monosakkaritin molekül ağırlığı 180 ve 6 molekül suyun ise 6 x18 =108
gram olduğuna göre; 100 gram karbonhidrattan 108 x100 / 180 = 60 gram
metabolik su oluşur.
Hidrojen içeren ve oksidasyona uğrayan üç besin öğesinden
(karbonhidrat, protein ve yağ) oluşabilecek metabolik su miktarları
tabloda gösterilmiştir.
Tablo . Besin öğelerinin içerdiği metabolik su miktarları
Besin öğesi Metabolik
su/gr. Besin Mad. Enerjisi
ME Kkal/100 gr. 100 Kkal ME
karşılığı su, gr.
Karbonhidrat 60 400 15,0
Protein 42 460 10,5
Yağ 100 900 11,1
Tablo . Su kaybının insan organizmasına etkileri
Su kaybı
% 1-1,5 % 6-7 % 11-12
Susuzluk Baş ağrısı Kramplar
Harekette düzensizlik Soluk almada güçlük Yutkunma zorluğu, dilin şişmesi
İştahsızlık Kan volümünün değişmesi Görme ve duyma zorluğu
Rektal ısıda artma, deri kızarması Konuşma zorluğu Ateş
Sabırsızlık, yorgunluk Hatırlamada güçlük Duyarlılıkta azalma
Kalp atımında artma Kan yoğunluğunda artma Yaşamın sonlanması
Susuzluğun derecesine göre organizmada çeşitli olaylar şekillenir.
Kandaki su normalin %3' ünden daha fazla eksilirse böbrekler
metabolizma artıklarını geçiremeyecek hale gelir. İnsan organizmasında
2 litre su çıkması halsizlik, 3 litre su kaybı belirgin bir düşkünlük
nedeni ve 4 litre su kaybı tehlikenin başlangıcı olarak kabul
edilmektedir. Organizmadaki suyun % 11-12'sinin kaybı ise ölüme neden
olmaktadır. Susuzluktan ölüm, kan yoğunluğunun fazlalaşması (Kanda 3-4
litre kadar su vardır) nedeniyle ince damarlarda dolaşımın durması
sonucu asfeksiyle şekillenir. Hayvansal organizma, bileşimindeki glikoz
ve yağın tamamını, proteinin %50'sini kaybetmesine rağmen yaşamaya
devam ettiği halde suyun %20'sini kaybettiğinde ölmektedir.
Suyun organizmadan atılması
Metabolik olaylar sonucu oluşan artıklar insan organizmadan değişik yollarla atılmaktadır.
a. İdrar ile: Alınan suyun % 60'ı idrar ile atılmaktadır. Su idrarla bu
yolla atılan atık maddeler için eritici olarak görev yapmaktadır.
Yetişkin bir insan günde 1000-1500 ml
suyu bu yolla kaybeder.
b. Dışkı ile: Bu yolla, alınan suyun % 5'i atılmaktadır.
c. Deri ile: Organizmadaki suyun % 20'si buharlaşma ve terleme ile
atılmaktadır. Ter vücut sıvılarına oranla hipotoniktir. Terin iyonik
bileşimi şahıstan şahısa değiştiği gibi terlemenin azlığına çokluğuna
şahsın aklimatize olup olmadığına göre değişir. Terin miktarı da
etkilidir. Terle birlikte vücuttan; su, sodyum, potasyum, kalsiyum,
magnezyum gibi minarellerde kaybolmaktadır. Dayanıklılık
çalışmalarında, uzun süren egzersizlerde ve sıcak iklimlerde mineral
kaybı artmaktadır.örn: bir futbol maçında terleme ile ortalama 1-4lt.
su / her litre için tuz kaybı 1,5 g Maraton-kayak kros, bisiklet v.b.
sodyumla beraber potasyum- mg kaybı da olmaktadır.
d. Akciğerler ile: Her gün buhar şeklinde 400-500 ml su organizmadan dışarıya atılmaktadır.
Sonuçta bütün bu yollarla insan Her gün yaklaşık 2. 5-3 litre suyu
dışarı atmaktadır. Atılan bu su tekrar vücuda alınmaz ise ilk
düzensizlik susuzluk hissi ile ortaya çıkacak olan tükürük
sekresyonunun durmasına ve farenks mukozalarının kurumasına neden olan
ozmatik kan basıncını artması olacaktır.
Su kaynakları
Su ile sağlığın ilişkisi çok sıkıdır. Bu nedenle hijyenik niteliklere
sahip temiz bir su hakkında yargıda bulunabilmek ve gerekli nitelikleri
iyice değerlendirebilmek için suyun kaynağının önceden iyi tanınması
gerekir. Doğada daima bir devir halinde bulunan su , denizlerden,
göllerden ve benzeri yüzeylerden güneş ısısı ile buharlaşarak havaya
karışır. Daha sonra değişik meteorolojik şekillerde tekrar toprağa
düşer buna hidrolojik devir denir. Dünyamızdaki suyun ise %97'si
denizlerde, %2'si kutuplarda donmuş halde, %1'i de karada yani toprak
parçasında bulunmaktadır. Yer yüzündeki bu su zaman zaman buharlaşarak
atmosferdeki soğuk tabakalara ulaşır ve yere yağmur veya kar halinde
tekrar düşer. Toprak yüzeyine yağmur, kar, dolu şeklinde düşen su
damlacıkları:
*tekrar buharlaşma ile atmosfere döner,
*bitkiler tarafından beslenme için alıkonulur.
*diğer önemli bir kısmı da yeryüzünün o bölgesindeki jeolojik oluşuma
göre yer altı ve yerüstü sularını oluşturur. Su kaynakları 3 ana başlık
altında incelenebilir.
Suyun insan sağlığı açısından önemi
Suyun insan sağlığını olumsuz yönden etkilemesinin nedenlerini iki başlıkta toplanabilir.
A-Zararlı biyolojik etkenlerin bulunması
B-Endüstri artıklarından doğan kimyasal yada radyoaktif kirleticilerin bulunması.
Sularda bulunabilen ve insan sağlığı açısından zararlı biyolojik
etkenler arasında patojen bakteriler, virüsler ve parazitler
gelmektedir. Suların neden olduğu enfeksiyöz etkenler, hastalar ve
portörler tarafından çevreye yayılmaktadır. Yörenin coğrafi konumu, alt
yapı tesisleri, atık maddelerin gördüğü işlem,toplumun sosyo-ekonomik
yapısı gibi birçok faktöre bağlı olarak, patojen bakteriler ve diğer
mikroorganizmalar dışkı ve benzeri yollarla sulara ulaşır. İçme suyu,
oral-fekal enfeksiyon zincirinin en önemli halkasıdır. Suyla geçen
enfeksiyonların önüne geçilmesi büyük ölçüde suyun bakteriyel
kirliliğinin önlenmesi , suyun dezenfekte edilmesi ile olasıdır . Bilim
adamları ve sağlık kuruluşları temiz su elde etmek için çalışmakta, su
standartları geliştirmekte, içilebilir ve kullanılabilir özellikte olan
sular için belirli kriterler ortaya koymaktadır. Türkiye ' de gıda
tüzüğü ve su ile ilgili standartlarda suların içilebilirliğine koliform
grubu bakterilerin varlığı/yokluğu esasına göre karar verilmektedir.
Suyun doğal mikroflorası
Suda bulunan mikroorganizmaları üç grupta toplayabiliriz.
a- Suda doğal olarak bulunan canlıların mikroorganizmaları
pirillum,
Vibrio, Pseudomanas, Achromobacter, Chromobacter türleri ile
Micrococcus ve Sarcina'nın bazı türleri. Bu bakterilerin optimum üreme
ısları 25°C veya daha azdır.
b- Toprakta yaşayan mikroorganizmalar : Toprağın yıkanması sonucu suya
karışırlar. Bunlar; Bacillus , Streptomyces ve Enterobacteriacea'nın
saprofit üyeleridir. Bunlarında optimum üreme ısıları 25°C veya daha
azdır.
c- Normal olarak insan ve hayvanların bağırsaklarında bulunanlar :
Başlıcaları; Esherichia coli , Streptococcus faecalis , Clostridium
perfiringens ve muhtemelen bağırsak
patojenleridir. ( Salmonella ve Vibrio comma gibi )
Su ile bulaşan önemli mikroorganizmalar
Tehlikeli su epidemilerine neden olabilen Salmonellalar, Vibriolar,
Shigellalar Anthrax, Burcellose, Ruam, ve diğer birçok patojen
bakteriler ve virüsler portörlerin dışkıları ile sulara karışabilir. Su
ile yayılan salgınlara su epidemileri denir. Başlıcaları
kolera,tifo,dizanteri ve enfeksiyöz hepatitistir.
Salmonella: Genellikle mide krampları ve diyare ile birlikte akut
gastroenteritidisi içerir.S.typhi'nin neden olduğu tifo en bilinen
etkendir. S.typhi dışkı ve idrarla atılmaktadır. Suda yaşaması değişken
olup düşük sıcaklık ve bol besin koşulları uygun bir ortam oluşturur.
Shigella: Basilli dizanteri olarak da adlandırılmaktadır. Etken dışkı
ile atılmaktadır. Çoğunlukla akut diyareye neden olur. Shigelliasis
sudan kaynaklanan salgınlara neden olmasına karşın tifo'dan daha az
rastlanır.
Vibrio cholerae: Diyare, kusma, hızlı su kaybı, kan basıncının
azalması, düşük vücut sıcaklığı ile karakterizedir. Hastalık hasta
kişilerin dışkıları ile yayılır. Yüzeysel sularda bu bakterinin yaşama
süresi 1 saatten 13 güne kadar değişmektedir. Kolera salgınları genelde
şebeke sularının kirlenmesiyle ortaya çıkar.
Enteropatojenik E.Coli: Atık sularda bol miktarda bulunan bu bakterinin patojenik türü diyareye neden olmaktadır.
Leptospira: Leptospirosis'e neden olan bu bakteri kan dolaşımına
derideki sıyrıklardan veya mukozadan girmekte börek,karaciğer ve
merkezi sinir sistemini etkileyen akut enfeksiyonlara neden olmaktadır.
Bu bakteri idrarla atılır. Suda yaşama süresi bir kaç günden 3 haftaya
kadar değişir.
Tularemia: Tularemia'ya Francisella tularensis ,pasteurella tularensis
adı verilen bakteriler neden olmaktadır. Leptospira'da olduğu gibi
etken kan dolaşımına deri sıyrıkları ve mukozalar yoluyla girmekte;
üşüme, ateş, lenf düğümlerinde şişme ve halsizlik gibi durumlarla
ortaya çıkmaktadır. Hastalık; dışkı, idrar ve hasta hayvan ölülerinin
su kaynaklarını kirletmesi sonucu yayılmaktadır. Bu mikroorganizmaların
suda yaşama süreleri düşük sıcaklıklarda uzamaktadır.
Tüberküloz: Su ile tüberküloz yayılması pek yaygın değildir. Tüberküloz
basilinin suda yaşama süresi birkaç hafta olabilmekte , düşük ısı
yüksek organik besin derişimi elverişli koşullar oluşturmaktadır.
Viral patojenler
Enfektif hepatitis: Sarılık olarak bilinen bu hastalık genellikle su
ile yayılmakta ve diğer kirlilik etkenleri ile bir arada bulunmaktadır.
Polimyelitis : Çocuk felcinin kirli sularla da yayıldığı
bildirilmektedir. Temelde kişiden kişiye temasla bulaşmasına karşın
kirli sularla da bulaşma bildirilmiştir.
Protozoal hastalıklar
Bazı protozoa türleri normal olarak insan da dahil olmak üzere sıcak
kanlı hayvanların bağırsaklarında yaşamaktadırlar. Bu protozoa
türlerinin büyük bir kısmı insanlar için tamamen zararsız olup sağlıklı
ve hasta insanların dışkılarında sürekli olarak bulunurlar. Ancak bazı
protozoa'lar patojendir.
31 Ekim 2008 16:49 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
su konulu bilimsel yazılar
,
suların sertliği
,
suların temizlenmesi
,
suyun fiziksel ve kimyasal özellikleri
,
suyun görevi
SUYUN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ
İnce
tabakalar halindeyken renksiz olan su, derin tabakalar halinde mavi,
lacivert renklerdedir. Bunun nedeni güneş ışığının bir kısım
renklerinin su tarafından absorplanması (emilmesi) dir.
Suyun
fiziki özelliklerinden donma ve kaynama noktası, celcius sıcaklık
skalası için standart alınmıştır. Suyun donma noktası veya buz, su ve
buharın dengede bulunduğu sıcaklık 0°C veya 273.16°K (Kelvin) ve 760
mm.Hg basınca altında suyun kaynama sıcaklığı 100°C olarak kabul
edilmiştir.
+3.98°C’
daki havasız bir kg su 1 lt olarak kabul edilir.Buna göre +3.98°C
sıcaklıktaki suyun yoğunluğu l gr/cm³tür.(+3.98°C da su genleşme olarak
en büyük değerini alır. Yani bu sıcaklıktaki birim hacimde suyu
alır,ısıtır ya da soğutursak diğer, örneğin +20°C’ daki birim hacimdeki
sudan daha fazla oranda genleşir, hacmi artar.
1
gr suyun sıcaklığını 17°C dan 18° C a çıkarmak için verilen ısıya 1
kalori (cal) denir. Su katı, sıvı ve gaz hallerindeyken moleküller
özelliklerini korur. Bu nedenle suya belirli ve saf madde denilebilir.
Su
0°C nin altında katı 0°C ile 100°C arasında sıvı ve 100°C nin üzerinde
gaz halindedir. Doğada yalnız H O olarak suya rastlamak oldukça güçtür.
Çözücü özelliği çok fazla olan su temas ettiği her şeyi az çok çözer.
Onlarda beraber bulunur.
SUYUN KİMYASAL ÖZELLİKLERİ
Su
oldukça kararlı bir bileşik olduğu için meydana geliş ısısı yüksektir.
Metallerle ve ametallerle reaksiyona girerek bunların oksitlerini
meydana getirir. Sonuçta hidrojen açığa çıkar.
1- C+H O → CO +H2 Ametallere örnek
2-2Fe+3H O → Fe O + 3H Metallere örnek
Su halojenlerle reaksiyona girerek bunları indirger ve oksijen açığa çıkarır.
2H o+2Br → 4HBr + O Halojenlere örnek
Oksitler
su ile reaksiyona girerek hidroksitleri meydana getirir. Bu
hidroksitler pozitif yüklü elementin periyodik tablodaki yerine bağlı
olarak asidik, bazik veya amfoterik olabilirler.
Su
az da olsa iyonlaştığı için zayıf baz veya asit, tuzları suda
çözündükleri zaman hidrolize uğrarlar. Metal nitrür suda bozunarak
amonyak ve hidrojen açığa çıkar. Metal karbürleri hidrokarbonlar
vererek su ile reaksiyona girerler.
CaC + 2H O → Ca(OH) + C H
Doğada
bulunan suların en safları sırasıyla kar ve yağmur sularıdır. Özellikle
yağmur sularında çözünmüş olarak hava içindeki gazlar yanında
karbondioksit, klorürler, nitratlar, sülfatlar amonyak ve askıda
organik ve anorganik tozlar bulunur. Yağmur suyu içinde çözünmüş halde
bulunan amonyak, nitrat ve sülfatlar toprakların zirai gücünü artırır.
Su,
bitki ve hayvanların beslenmesinde önemli bir faktördür. Su,çözücü
katalizör ve akışkan bir ortam olarak bazı büyüklüklerin tarifinde
standart referans maddesi olarak artıkların uzaklaştırılmasında,
seyreltici, dağıtıcı, soğutucu, temizleyici, ısı taşıyıcısı olarak
bunların yanında hidro-elektrik üretiminde çok yaygın olarak
kullanılmaktadır. Sanayide hidrojen suyun elektrolizinden veya su
buharı kızgın kömür içerisinden geçirilerek elde edilir.
SUYUN İNSAN HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
Suyun vücudumuzdaki bulunma yerleri ve oranları şöyledir:
Vücut hücreleri %55
Lenf %20
Kan plazması %7.5
Kemikler %7.5
Vücut organlarını ayıran, koruyan
Destek doku %7.5
Beyin, omurilik sıvısı %2.5
Vücudumuzda
lazım olan suyun büyük bir kısmı yiyecek içeceklerle alınır.Bundan
başka organik maddelerin vücudumuzda yanması ile de bir miktar su
meydana gelir. Su kaybı ise idrarla, terle, solunum ve dışkıyla olur.
Organizmada su kaybı % 10’u bulduğu zaman hayati tehlike başlar.
Vücutta su azaldığı zaman dengenin sağlanması için önce ciltten su
çekilir, kanda su azalır, kanın yoğunluğu artar ve sonunda insan ölür.
SUYUN VÜCUTTAKİ GÖREVLERİ
Su
vücutta metabolizma artıklarının atılması için bir araçtır. Su vücudun
termostadı, ısı düzenleyicisidir. Vücutta su ter olarak atılırken, ısı
da birlikte atılır. Bu nedenle vücut ısısı azalır. Ter buharlaşmak için
vücuttan ısı alır. Böylece vücudun ısısı düşer.Vücutta gerekli olan
maddeleri, gerekli yerlere taşırlar.
İnsanın
susamasıyla suya ihtiyacını belirtir. Lüzumlu olan su o anda alınarak
su ihtiyacı giderilir. Bir insan günde yiyecek ve içeceklerle dışarıdan
2.9lt, vücuttaki kimyasal reaksiyonlarla 0.1 lt olmak üzere toplam 3 lt
su alır. Buna karşılık kaybedilen su, idrarla l.5 lt, deri yoluyla
(terleme şekliyle) 0.9 lt, solunum ile 0.4 lt ve dışkı ile 0.2 lt. dir.
İnsanlar
su ihtiyaclarını; meteor suları yer altı suları (kaynak, kuyu ve
artezyen) ve yeryüzü sularından (ırmak, göl) karşılarlar.
Dağlık, yüksek bölgelerdeki dere ve göl sularında organik maddeler bulunmamakla birlikte, çözünmüş organik tuzlar vardır.
Küçük
yerleşim yerlerindeki içme suları kaynak sularından alındığı için
bunların temizlenmesi bazı küçük önlemlerle halledilir. Büyük
şehirlerin içme sularının temizlenmesi zor ve uğraştırıcıdır. Bu
şehirlerde küçük kaynaklar yeterli gelmediğinden büyük göl ve
nehirlerden faydalanılmaktadır. Busular içerisinde sağlığa zararlı
maddeler olabileceğinden temizlenmelidirler.
Bu temizlenme işlemleri şu şekillerde yapılmalıdır:
1. Suyun
içindeki renk, bulanıklık, koku ve kötü tat veren asılı bulunan
kolloidal ve çözünmüş haldeki organik ve inorganik zehirli radyoaktif
maddeleri ve hastalık yapan mikropları yok etmek.
2. Demir ve mangan gibi metalleri gidermek.
3. Sertliği ve sıcaklığı normal hale getirmek.
4. Asitliği ve bazlığı nötrleştirmek, aşındırıcı bilhassa kurşun çözündürücü ve birikinti meydana getirici özelliği yok etmek.
İçme suyunun temizlenmesinde uygulanan temel işemler:
1. Havalandırma
2. Havuzlama
3. Kabasını alma
4. Basit çökeltim
5. Pıhtılaşmış yumaklı çökeltim
6. Suların kum süzgeçlerden geçirilmesi
Yavaş süzen kum süzgeçleri
Çabuk süzen süzgeçler
Küçük süzgeçler
1. Suların mikroplardan temizlenmesi
Bunlar;
1. Kaynatma
2. Ultraviole ile dezenfeksiyon
3. Ozonla dezenfeksiyon
4. Klor dezenfeksiyonu
5. Kireç kaynağı ile dezenfeksiyon.
Sularda
çeşitli bileşikler çözünür bunlar mg/l olarak ölçülür,kalsiyum
karbonat, kalsiyum oksit veya kalsiyum cinsinden ifade edilip
toplanabilir. Bu çözülen bileşiklerden özellikle kalsiyum, mağnezyum
gibi iki oksidasyon değerli iyonlar, sabunun köpürme kudretini azaltır,
sıcak su borularında, ısıtıcılarda, buhar kazanlarında ve suyun
temperatürünü yükseltmek için kullanılan kaplarda taş bağlanmasına
sebep olur. Bu iyonların sabunla köpürmeye karşı direnme özelliğine
sertlik denir. Buna göre, sabun sertliği ölçmek için bir ölçek olabilir.
2C17 H35 COONa + M++ = (C17H35COO)2 M + Na +
sabun sudaki sertlik çökelti
Denklemde
görüldüğü üzere, su sertliğini veren iyonları, sabun bünyesine alıp
çökeltdikten sonra köpürmeye başlar. Buna göre,suda ne kadar iki
değerli iyon fazla ise, diğer bir ifade ile suyun sertliği ne kadar çok
ise, sabun sarfiyatı çok ve sıcak su borularında ve buhar kazanlarında
taş bağlama olayı o kadar fazla olacaktır. Gerek sabun sarfiyatı,
gerekse suların temperatür değişimi ile taş bağlaması , ekonomik ve
ısıtma, temizleme işlerini zorlaştırması bakımından, su sertliği
üzerinde durmaya değer.
SERTLİĞİN SEBEPLERİ
Sertliğe
iki valanslı metalik katyonlar sebep olur. Bu iyonlar, özellikle Ca ,Mg
ve bir dereceye kadar Sr ,Fe ve Mn iyonlarıdır. Suda çözünen
bileşiklerin katyonları ile onyonları dengede olacağı da göz önünde
tutulursa katyonların toplam ekivalant adedi,anyonların toplam
ekivalant adedine eşit olur.
Sertliğe sebep
Olan katyonlar: Ca . Mg . Sr . Fe .Mn
Anyonlar : HCO3-- . SO4-- . Cl - . NO3- . SLO3--
Suyun sertliğini veren katyon ve bunlarla dengede olan anyonlar.
Toprağa
düşen yağmur suları tabii sularda bulunan çok miktardaki solitleri
çözmeye kudreti kafi gelmez. Suyun bu çözücülük özelliği topraktaki
bakterilerin etkisi ile hasıl olan karbondioksidin suya karışarak, suda
karbonik asit iyonlarını hasıl etmesinden ileri gelir.
CO2 + H2O ----------- H2 CO3 -----------H+ + HCO3-
Bakteri etkisi Yağmur suyu
ile hasıl olur.
Genel
olarak sert sular, üst toprağın yoğun olduğu ve kalker bulunan
yerlerden çıkar. Buna karşılık yumuşak sular da daha ziyade üst
toprağın gevşek olduğu ve kalker teşekkülü az veya hiç olmayan yerlerde
mevcut olur.
Suların sert olması, insan sağlığına hiçbir etki yapmaz. Temizlik işlerinde sabun sarfiyatı bakımından uygun değildir.
SU SERTLİKLERİNİN SINIFLANDIRILMASI
Su
sertlikleri bulundukları yerin Jeolojik yapılarına göre değişir. Yüzey
suları, yer altı sularından daha yumuşaktır. Su sertlikleri 10ppm CaCO3
den takriben 1800 ppm CaCO3 kadar değişiklik gösterir.
Suların sertlik dereceleri şöyle sınıflandırılabilir:
0 – 75 ppm CaCO3 yumuşak
76 – 150 ppm CaCO3 orta sert
151 – 300 ppm CaCO3 sert
300 den yukarısı ppm CaCO3 çok sert
DURULMA İŞLEMLERİ
Durulma
sularda süspansiyon halinde bulunan organik ve anorganik orjinli
değişik büyüklükteki maddelerin çöktürülerek ayrılması sonucu suyun
berraklaşması
olayıdır. Durulma işlemi su içerisinde bulunan değişik büyüklükteki
maddelerin kendi ağırlıkları ile çöktürülmesi şeklinde yapılıyorsa buna
mekanik durulma işlemi adını veriyoruz. Dışarıdan herhangi bir
çöktürücü madde ilavesiyle bir durulma yapılıyorsa buna da kimyasal
durulma işlemi denir. Durulma işlemi denir. Durulma işlemi nehir ve göl
sularının doğal olarak temizlenmesinde önemli rol oynamaktadır.Diğer
taraftan kullanma suları sanayi
Suları
ve atık suların değerlendirilmesi için en çok kullanılan işlem durulma
işlemidir. Gerek içme ve gerekse sanayi sularının temizlenmesinde
kullanılan basit mekanik durulma en ucuz ve en sade işlemlerden
biridir. Doğal sedimantasyon işlemi daha sonrada yapılacak temizleme
işlemlerindeki yükü hafifleten ön bir işlem gözüyle bakılabilir.
Örneğin daha sonra yapılacak işlem kimyasal durulma işlemi olacaksa, ön
durulma işlemi yapılmış suya ilave edilecek kimyasal madde ile durulma
işlemine tabi tutulmamış suya ilave edilecek madde miktarı
karşılaştırılacaksa ikinci durumdaki sarfedilen kimyasal madde oldukça
fazla olacaktır. Diğer bir avantajıda kimyasal durulmada kullanılan
cihazda atılacak atıklarda, azalmış olacaktır. Su içerisinde bulunan
bir partikülün çökme ile durulma havuzunun dibine ulaşması belirli bir
zaman alacaktır. Bu zaman yatay bir havuzda akış hızını azaltarak, ya
da akış süresini uzatarak veyahut havuzun derinliğini ayarlayarak suyun
havuzu terketmesinden önce partikülün çökmesi sağlanabilir. Bunun için
en uygun havuzlar fazla derin olmayan havuzlardır. Durulma havuzlarında
bir partikülün çökme hızı hesaplanabilir.
V = Q . t V= Havuzun hacmi Q= Suyun debisi
T= suyun havuzda kalma süresi
Durulma
işleminin yapılacağı havuzun hacminin hesaplanandan fazla tutulmasında
bir sakınca (maliyet dışında) olmamasına karşın küçük tutulması uygun
bir durulmanın yapılmasını gerçekleştiremez.Durulma havuzları kesikli
yada sürekli çalışan tipte olabilirler. Bu tip havuzlarda su bir
taraftan girip diğer taraftan aynı miktarda çıkarak içerisinde bulunan
maddeleri havuz içerisine bırakır. Havuzlar genellikle yatay ve dik
açılı yapılırlar. Durulma sırasında meydana gelen çamurun atılması için
özel tertibatlar yapılmıştır.
KİMYASAL DURULMA
Özellikle
yeryüzündeki sular değişik miktarlarda süspansiyon halinde kaba büyük
tanecikler halinde bulanıklık veren ve renk verebilen değişik tip
kalloidal meddeleri ihtiva ederler. Doğal sularda bulanıklığı meydana
getiren başlıca maddeler farklı tipkolloidal killerdir. Kullanma ve
sınai atık sularının karışmasıyla meydana gelen kolloidler, yosunlar,
bozunma ürünleri, bakteriler, bazı organik maddeler ve renk verici
kolloidlerdir. Bu kollaidlerden bazıları hidrofobik, bazılarıda
hidrofilik özelliklerdir. Bulanıklığı meydana getiren partiküllerin
büyüklükleri çok farklı olabilmektedir.Kimyasal durulma işlemini
dört kademeye ayırabiliriz:
- Kimyasal maddenin ilave edilmesi
- Hızlı bir karıştırma
- Flokasyon
- Çökme-Durulma
Katılan
kimyasal maddelerin suyla hızlı bir şekilde ve tamamen karışması ikinci
kademede gerçekleştirilir. Üçüncü kademede ise dikkatli ve yavaş bir
karıştırma yapılarak çekirdeklerin oluşumu sağlanır. Dördüncü kademede
büyüyen çekirdeklerin çökmesi ile durulma işlemi gerçekleştirilir.
Durulma işlemi sonucu suda kalmış olan az miktardaki çökelek daha sonra
filtrasyon işleminde tamamen giderilir.
FİLTRASYON
Toprak
altına geçen sularda doğal bir filtrasyon olur. Bizde bu olayı taklit
ederek sularda bir filtrasyon işlemi gerçekleştirebiliriz. Ençok
kullanılan filtrasyon maddesi kum dur.Daha sonra antrasit, taşkömürü ve
kiselgur olabilir. Filtreleri çalışmaları bakımından hızlı süzen
filtreler ve yavaş süzen filtreler olmak üzere iki gruba
ayırabiliriz.Süzme işleminde suların arıtılması şu şekilde olur.
l. Doğrudan doğruya süzme: Bir kum tabakasından geçen suda kumlar arasındaki boşluktan daha büyük tanecikler varsa bu tanecikler kum yüzeyinde tutulur.
2.Durulma: Kum
tabakasını birçok tabakalara sahip durulma havuzu gibi düşünebiliriz.
Süspansiyon halindeki taneciklerin birleşerek daha büyük tanecikler
haline geçmesi ve filtrasyonla daha kolay ayrılması.
3.Biyolojik aktivite: Bu daha ziyade yavaş süzen filtrelerde önemlidir. Ancak maliyetin yüksek olması nedeniyle geniş ölçüde kullanılamaz.
31 Ekim 2008 16:48 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
suyun fiziksel ve kimyasal özellikleri
,
suyun halleri
,
suyun yapısında bulunan elementler
Suyun
kimyasal formülü H2O'dur. Bunun anlamı bir su molekülünün iki hidrojen
ve bir oksijen atomundan oluştuğudur. İyonik olarak da, (H+) bir
hidrojen iyonuna bağlanmış, (OH-) hidroksit iyonu; yani HOH şeklinde
tanımlanabilir. Standart sıcaklık ve basınçta, suyun buhar fazı ve sıvı
fazı arasında dinamik (değişken) bir denge vardır. Saf su, kokusuz,
tatsız, renksizdir; fakat havadaki karbondioksit kalıntıları ile
karbonik asit çözeltileri oluşturmaya başladığı andan itibaren tadı
bozulur ve tehlikeli bir hal alır.
Dünya yüzeyinin %71'i suyla
kaplıdır.Dünyadaki suların yaklaşık %97 si okyanuslarda
bulunmaktadır.%2.4'ü buzul yada kardır.%0.6 lık dilimi ise göller ve
nehirlere aittir.
Dünya yüzeyinin %71'i suyla kaplıdır.Dünyadaki
suların yaklaşık %97 si okyanuslarda bulunmaktadır.%2.4'ü buzul yada
kardır.%0.6 lık dilimi ise göller ve nehirlere aittir.
Renk
Kızılötesi
ışın, elektromanyetik spektrum üzerinde kırmızı renkli ışık halini
alır, absorbe edildiği için kırmızı rengin küçük bir kısmı görünürdür.
Bu nedenle, göl ve deniz gibi büyük su kütleleri içindeki saf su, mavi
olarak görünür. Bu mavi renk, temiz bir okyanus veya gölde bulutlu bir
hava altında da kolaylıkla görünebilir, bu da mavi rengin gökyüzünün
yansıması olmadığını gösterir. Pratikte suyun rengi, içindeki katkı,
kirlilik vb. etkenlere bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir.
Kireçtaşı, suyu turkuaz rengine çevirirken, demir ve benzeri maddeler
kırmızı/kahverengi renge döndürmektedir, bakır ise mavi alev rengi
oluşturur. Suyun içindeki yosunlar, suyu yeşil renkli olarak gösterir.
Bir bardak içindeki su
Bir bardak içindeki su
Çözücülük
Su,
eriyebilen birçok madde için çok iyi bir (solvent) çözücüdür. Bu tip
maddeler hidrofilik (hydrophilic) maddeler olarak da bilinir) iyice
karıştırılmak sureti ile su içinde erirler (örneğin; tuz). Su ile
karışmayan maddeler ise (örneğin; yağ) hidrofobik (hydrophobic)
maddeler olarak bilinirler. Bir maddenin su içindeki erime kabiliyeti,
maddenin su molekülleri arasına çekilme kuvvetinin durumuna bağlıdır.
Eğer maddenin su içinde erime (çözülme) kabiliyeti yoksa, moleküller su
molekülleri arasından dışarı itilir ve çözülme olmaz.
Resimde
görülen Havasupai şelalesinde kireç suyun içinde yoğun bir şekilde
çözündüğünden suyun rengi turkuaz olarak görülmektedir.
Resimde
görülen Havasupai şelalesinde kireç suyun içinde yoğun bir şekilde
çözündüğünden suyun rengi turkuaz olarak görülmektedir.
Kohezyon ve adhezyon
Su
kohezyon kuvvetine sahip bir maddedir, yani kendi molekülleri arasında
çekim kuvveti sayesinde dağılmadan kalabilir. Su aynı zamanda adhezyon
(farklı iki maddenin molekülleri arasındaki çekim kuvveti) kuvveti
yüksek bir maddedir.
Yüzey gerilimi
Su, su molekülleri
arasındaki güçlü kohezyon kuvveti nedeniyle oluşan yüksek yüzey
gerilimine sahiptir. Bu etki görülebilir bir etkidir, örneğin, küçük
miktardaki su çözünmez bir yüzey üzerine (örn:polietilen) konduğunda,
su, diğer madde ile beraber düşene dek kalacaktır. Çok temiz/dir.
Kılcal hareket
Kılcal
hareket, suyun çok dar (kılcal) bir boru/kanalda yerçekimi kuvvetine
karşı hareketini ifade eder. Bu hareket oluşur, çünkü su boru/kanalın
yüzeyine yapışır ve daha sonra boru/kanala yapışan su, kohezyon kuvveti
sayesinde üzerinden daha fazla suyun geçmesini sağlar. İşlem, yerçekimi
adhezyon kuvvetini yenecek kadar su boru/kanaldan yukarı geçinceye dek
tekrarlanır.
Bu olayı doğada da görmek mümkündür. Örneğin
ağaçların kılcal damarlarında su en yüksek dallara kadar yerçekimine
karşı hareket edebilmektedir.
Donma noktası
Suyun basit
fakat çevre açısından son derece önemli bir özelliği de suyun sıvı hali
üzerinde batmadan yüzebilen, suyun katı hali olan buzdur. Bu katı faz,
(sadece düşük sıcaklıklarda oluşabilen) hidrojen bağları arasındaki
geometriden dolayı, sıvı haldeki su kadar yoğun değildir. Hemen hemen
tüm diğer maddeler için, katı form sıvı formdan daha yoğundur. Standart
atmosferik basınçtaki taze su, en yoğun halini 3.98 °C'de alır ve aşağı
hareket eder, daha fazla soğuması halinde yoğunluğu azalır ve yukarı
doğru yükselir. Bu dönüşüm, derindeki suyun, derinde olmayan sudan daha
sıcak kalmasına sebep olur, bu yüzden suyun büyük miktardaki alt bölümü
4 °C civarında sabit kalırken, buz öncelikle yüzeyde oluşmaya başlar ve
daha sonra aşağı yayılır. Bu etkiden dolayı, göllerin yüzeyi buz ile
kaplanır. Hemen hemen tüm diğer kimyasal maddelerin katı halleri, sıvı
haline göre yoğun olduğundan dipten yukarı donmaya başlarlar.
Üçlü noktası
Suyun
üçlü noktası (saf haldeki sıvı su, buz ve su buharının dengede
bulunduğu sıcaklık ve basınç kombinasyonu), kelvin sıcaklık ölçü
biriminin tanımlanması için kullanılır. Sonuç olarak, suyun üçlü nokta
sıcaklığı, 273.16 kelvin (0.01 °C) ve basıncı 611.73 pascal'dır
(0.0060373 atm)...
Elektriksel iletkenlik
Genellikle
yanlış bir kanı olarak, suyun çok güçlü bir elektrik iletken olduğu
düşünülür ve elektrik akımının öldürücü etkilerini iletme riski bu
popüler inanış ile açıklanır. Su içindeki tüm elektriksel özelliği
sağlayan etkenler, suyun içinde çözülmüş olan karbondioksit ve mineral
tuzların iyonlarıdır. Su, iki su molekülünün bir hidroksit anyonu ve
bir hidronyum katyonu halini alması ile kendini iyonize eder, fakat bu
elektrik akımının yaptığı iş veya zararlı etkilerini taşımak için
yeterli değildir. ("Saf" su içinde, hassas ölçüm cihazları, 0.055 µS
gibi çok zayıf bir elektriksel iletkenlik değeri saptayabilirler.) Saf
su, oksijen ve hidrojen gazları içinde de çözülmüş iyonlar olmadan
elektroliz olabilir; bu çok yavaş bir süreçtir ve bu şekilde çok küçük
bir akım iletilir.(Elektroliz, elektrik akımı yardımıyla, bir sıvı
içinde çözünmüş kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması işlemine denir.)
Suyun Halleri
Su
yerkürede değişik hallerde bulunur: su buharı, (bulutlar), su
(denizler, göller), buz (kar, dolu, buzullar) gibi. Su sürekli olarak
su döngüsü olarak bilinen döngü içinde değişik fiziksel hallere dönüşür.
Snowflakes (Kartaneleri) ,Wilson Bentley, 1902.
Snowflakes (Kartaneleri) ,Wilson Bentley, 1902.
Gökkuşağı, yağmur damlacıklarının doğal optik prizma özelliği ile ışığın yansımasından oluşur.
Gökkuşağı, yağmur damlacıklarının doğal optik prizma özelliği ile ışığın yansımasından oluşur.
Yağışın
insanlık ve tarım için öneminden dolayı, değişik biçimlerine farklı
isimler verilmiştir: çoğu ülkede genel ismi yağmur'dur, dolu, kar, sis
ve çiy diğer örneklerdir. Uygun şartlar oluştuğunda, havadaki su
damlacıkları güneş ışığını kırarak, gökkuşağı oluştururlar.
Temel
olarak, su akışı, nehirler ve tarım için su ihtiyacı gibi, insanlık
tarihinde büyük roller oynamıştır. Nehirler ve denizler, ticaret ve
ulaşım için elverişli yollar sunmuştur. Su akışı, erozyon etkisi ile
çevrenin şekillenmesinde büyük roller oynayarak, vadiler ve deltalar
oluşmasını sağlamış ve insanların yerleşimine uygun arazi ve alanlar
meydana getirmiştir.
Su aynı zamanda zemine nüfuz ederek, yer
altına doğru iner. Bu yeraltı suları daha sonra tekrar yüzeye çıkarak
doğal kaynaklar, sıcak su kaynakları ve gayzerler oluşturur. Yeraltı
suları, aynı zamanda ambalajlanarak maden suyu olarak satılmaktadır.
Su,
kendi içinde farklı maddelerin koku ve tadlarını barındırabilir. Bu
nedenle, insan ve hayvanların, suyun içilebilirliğini anlamak için
duyuları gelişmiştir. Hayvanlar genel olarak, tuzlu deniz suyunun ve
bataklık suyunun tadından hoşlanmaz, dağlardan veya yeraltından gelen
saf kaynak sularını ararlar. Kaynak suyu veya mineral su diye bilinen
tat, aslında suyun içinde çözülmüş olan minerallerin tadıdır. Saf su
(H2O), tatsızdır. Bu yüzden, kaynak veya mineral suyunun saflığı diye
bilinen şey, suyun içinde zararlı (toksik) maddeler, kir, toz veya
mikrobik organizmalar olmadığını belirtir.
Biyolojik İşlevleri
Su
içerdiği organik bileşikler birçok çeşitlilikle insan bedeninin başlıca
gıdasıdır.Her türlü metabolik olayların temel katalizörüdür.
* Makromoleküllerin yapı taşıdır. Hidrojen köprüleri ile su
moleküllerine bağlanan protein, karbohidrat, nükleik asit gibi
kompletma yeteneğine sahipt
* İyi bir substrattır. Metabolizmanın birçok tepkimesin
* İyi bir ısı düzenleyicisiddüzenli bir şekilde ayarlar.
İnsan vücudu üzerine etkileri
Vücudun
günlük kaybettiği su ihtiyacını karşılamak için uzmanlar normal bir
insanın günde 6-8 bardak su içmesi gerektiğini belirtmektedir.[2] Vücut
ağırlığının yüzdesi olarak su kaybının sonuçları şu şekilde olabileceği
belirtilmektedir:
* %1: susuzluk hissi, ısı düzeninin bozulması, performans azalması
* %2: ısı artması, artan susuzluk hissi
* %3: vücut ısı düzenin iyice bozulması, aşırı susuzluk hissi,
* %4: fiziksel performansın %20-30 düşmesi
* %5: baş ağrısı, yorgunluk
* %6: halsizlik, titreme
* %7: fiziksel etkinlik sürerse bayılma
* %10: bilinç kaybı
* %11: olası ölüm [3]
Doğada su
Çağlayan'dan akan su
Çağlayan'dan akan su
Doğada
su akarsulara dökülen atıklarla kirlense ve okyanuslarda tuzlu su
haline gelse de,buharlaşıp atmosfere karıştığında yine temizleniyor ve
tatlı suya dönüşüyor.Ancak yağmur suyu dahi kimyasal yönden saf
değildir.Havadaki gazlar ve özellikle yoğun nüfuslu yerlerde kömürle
birlikte açığa çıkan sülfirik asidi de bünyesine almaktadır.Doğada
mutlak saf su yoktur ve sudaki tüm yabancı kimyasalların arındırılması
labaratuvarlar için dahi zorlu bir işlemdir.
Doğada sular, kaynaklarına göre klasik olarak 4 sınıfta incelenir:
1. Meteor suları (yağmur ve kar suları): Mevcut sular içinde en saf
olanıdır, bununla beraber havada bulunan bütün gazları içerdiği gibi,
bazı anorganik ve organik maddeler de bulunabilir.
2. Yeraltı ve
kaynak suları: Bulunduğu ve geçtiği toprak tabakalarını çözmesi
sonucunda, tabakaların cinsine göre, çözünmüş maddeleri içerir.
3. Yeryüzü suları (nehir, göl, baraj ve deniz suları): Yüzeylerinin
açık olması sebebiyle özellikle organik yapıdaki yabancı maddeleri
almaya yatkındır. Buna karşılık hava ile temas halinde olduğundan
karbonat sertliği azdır.
4. Maden (mineral) suları: Doğal sulara
oranla çözünmüş madde miktarı belirli bir sınırı aşmış veya temperatür
ve radyoaktivitesi doğal sınırı geçmiş olan sulardır.
Medeniyetler üzerine etkisi
Su
medeniyetin başlamasında birincil faktördür.Öyleki günümüzden 6.000 yıl
önce Sümerliler mezopotamyada Fırat ve Dicle nehirlerinden faydalanarak
ilk sulu tarımı yapmışlar ve uygarlığı başlatmışlardır..Aynı şekilde
Mısırlılarda Nil nehri sayesinde birçok alanda gelişme
göstermişlerdir.Denize kıyısı olan büyük göl ve nehirlere sahip kentler
gelişirken,Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi suyun az bulunduğu yerler ise
kalkınamamıştır.
31 Ekim 2008 16:45 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
canlılar için suyun önemi nedir
,
su konulu yazılar
,
su nedir
,
suyun önemi
Hava, su, ısı, ışık ve besin maddeleri canlıların yaşaması için gerekli
temel unsurlardır. Bu unsurların başında oksijen ve su gelmektedir.
Canlı organizmayı oluşturan hücrelerin yaşam faaliyetlerini devam
ettirebilmeleri için suya gereksinimleri vardır. Su yaşam için en
zorunlu maddelerden birisidir. Susuzluğa dayanmak oldukça zordur. İnsan
gıda almadan yalnız su içerek yaklaşık 5 hafta hayatını sürdürebildiği,
halde susuzluğa ancak 7-12 gün dayanır. Henüz hayatın başlangıcında
olan üç aylık bir fötusun %95'i sudur. İnsan organizmasının %62-67'si,
hayvan organizmasının %60- 70'i sudan ibarettir. İnsan organizmasındaki
suyun 2/3'ü hücre içerisinde, geriye kalan kısmı ise dokular arası
sıvıda ve kanda bulunur. Kimyasal formülü H2O'dur, ağırlıkça %11,1
Hidrojen ve %88,9 Oksijenden meydana gelir. Su molekülünde iki hidrojen
atomunun aynı tarafta bulunması pozitif yüklü olmasına neden olur,
oksijen atomu da negatif yüklüdür. Periyodik cetvelde oksijene benzer
diğer maddelerin dihidrürlerinden farklıdır. Atmosferik basınç ve oda
sıcaklığında (25°C) daha ağır moleküller (H2S, H2Se ) gaz halindeyken,
H2O sıvı halde bulunur. 100°C'ye çıkarıldığında gazlaşır. Su daha
yoğundur, dielektrik sabiti ve yüzey gerilimi yüksektir. Donma noktası
ise düşük olup, donduğunda daha az yoğun haldedir. Saf su renksiz,
kokusuz ve tatsız bir sıvıdır, 0°C'de donarak katı faza geçer .
Su hijyeni, yalnız içme için kullanılan suyun nitelikleri ile meşgul
olmaz. Aynı zamanda yıkama , mutfak ve ev işlerinde kullanılacak
suların niteliklerinin tespiti, su kirlenmesinin önlenmesi ve suların
dezenfeksiyonu işleri ile de ilgilidir. Toplumun içme ve kullanma
(Yemek yapma, temizlik ve benzeri) gereksinimleri için kullandığı şehir
şebekeleri, kuyu, çeşme ve gene aynı amaçlarla kullanmak üzere teknik
metotlarla tasfiye edilmiş dere,nehir ve göl suları içilebilir su
olarak tanımlanır. İçme ve çeşitli maksatlarla kullanılan ve insan
sağlığı ile çok yakından ilişkisi olan ve kısaca içme, kullanma suyu
adı verilen suyun hepsi "ALİMENTASYON SUYU" olarak adlandırılır. Bu
suyun miktarı kent ve köylerin nüfusuna, bağlı olarak günde insan
başına en az 150 litre olarak hesap edilir.
Su gereksinimi
İnsan organizmasının %60-70'i sudur. Bu suyun 2/3'ü hücreler içerisinde
geriye kalan kısmı dokular arası sıvıda ve kanda bulunur. Proteinlerden
zengin gıdaların bol olarak yenilmesi halinde de proteinlerin
parçalanma ürünü olan üre idrarla atıldığından idrar miktarı çoğalmakta
ve bu yoldan su kaybı artınca, suya duyulan gereksinim de
yükselmektedir. İnsan fizyolojik gereksinimi olan suyu her gün muntazam
olarak karşılamak zorundadır. Bunun yaklaşık %50'sini içeceklerden,
%35'ini yiyeceklerden ve %15'ini de oksidasyon suyu olarak vücuttaki
gıdaların yakılmasından sağlar.
Genellikle su gereksinimi günlük 2500-3000 kaloriye karşılık her bir
kalori için 1 lt hesabı ile 2. 5-3 litre olarak hesaplanır. Yaşama payı
su gereksinimi için daha yaklaşık bir değer elde etmek için aşağıda
verilen yüzölçümü ve kalori gereksinimi formülü kullanılır. Bunun için
önce atılan en az su miktarını bilmek gerekir.
Erişkin bir insanın günlük minimum su kaybı
Kaynak Su ml
İdrar 400 Y
Dışkı 30 Y
Bazal ekstra renal 250 Y
Egzersiz 1,73 x 0.4 P
Su gereksinimi , ml = (400 +30 + 250)Y + 1,73 x 0,4 P
Y= Vücut yüzölçümü m²
P = Bazal enerji gereksiniminden fazla alınan enerji
Yüzölçümü m² = 0,12 A(.66)
Enerji = 70 A(.75)
70 kilogram ağırlığında bir insan günde 3000 K. kal metabolik enerji tüketiyorsa günlük su gereksinimi:
Su gereksinimi , ml = (400 +30 + 250) 0,12x70 (.66) + 1,73 x 0,40 (3000-70x70(.75) )
= 1346 +904 =2250 ml
Proteinlerden zengin gıdaların bol olarak yenilmesi halinde de
proteinlerin parçalanma ürünü olan üre idrarla atıldığından idrar
miktarı çoğalmakta ve bu yoldan su kaybı artınca , suya duyulan
gereksinim de yükselmektedir. İnsan fizyolojik gereksinimi olan suyu
her gün muntazam olarak karşılamak zorundadır. Bunun yaklaşık %50'sini
içeceklerden, %35'ini yiyeceklerden ve %15'ini de oksidasyon suyu
olarak vücuttaki gıdaların yakılmasından sağlar.
Tablo .Günlük sıvı gereksinimi
Yaş Ağırlık(kg) Total sıvı (ml) ml/kg/24 saat
3 gün 3.0 250- 300 80-100
3 gün 5.4 750- 850 140-160
1 yaş 9.5 1150-1300 120-135
2 yaş 11.8 1350-1500 115-125
4 yaş 16.2 1600-1800 100-110
6 yaş 20.0 1800-2000 90-100
10 yaş 28.7 2000-2500 70- 50
14 yaş 45.0 2200-2700 50- 60
Organizmanın su kaynakları
Organizmanın gereksinimi olan su başlıca 3 kaynaktan gelir. Bunlardan
birincisi ve en önemlisi içme suyudur. İkinci kaynak diyeti oluşturan
besin maddelerinin bileşimindeki sudur. Bu iki kaynak dışında üçüncü
kaynak ise organizmada hidrojen kapsayan besin maddelerinin
metabolizması sırasında bunların oksidasyonu ile meydana gelen
metabolik sudur. Bu oksidasyonda yaklaşık olarak, rasyonun metabolik
enerjisinin her 100 Kkal'si için 10-14 gram su oluşur. Besin maddesinin
oksidasyonu ile oluşan metabolik su miktarının nasıl saptandığını bir
monosakkaritten oluşan metabolik suyu örnek vererek açıklayalım:
C6H12O6 Ž6CO2 + 6H2O
Monosakkaritin molekül ağırlığı 180 ve 6 molekül suyun ise 6 x18 =108
gram olduğuna göre; 100 gram karbonhidrattan 108 x100 / 180 = 60 gram
metabolik su oluşur.
Hidrojen içeren ve oksidasyona uğrayan üç besin öğesinden
(karbonhidrat, protein ve yağ) oluşabilecek metabolik su miktarları
tabloda gösterilmiştir.
Tablo . Besin öğelerinin içerdiği metabolik su miktarları
Besin öğesi Metabolik
su/gr. Besin Mad. Enerjisi
ME Kkal/100 gr. 100 Kkal ME
karşılığı su, gr.
Karbonhidrat 60 400 15,0
Protein 42 460 10,5
Yağ 100 900 11,1
Tablo . Su kaybının insan organizmasına etkileri
Su kaybı
% 1-1,5 % 6-7 % 11-12
Susuzluk Baş ağrısı Kramplar
Harekette düzensizlik Soluk almada güçlük Yutkunma zorluğu, dilin şişmesi
İştahsızlık Kan volümünün değişmesi Görme ve duyma zorluğu
Rektal ısıda artma, deri kızarması Konuşma zorluğu Ateş
Sabırsızlık, yorgunluk Hatırlamada güçlük Duyarlılıkta azalma
Kalp atımında artma Kan yoğunluğunda artma Yaşamın sonlanması
Susuzluğun derecesine göre organizmada çeşitli olaylar şekillenir.
Kandaki su normalin %3' ünden daha fazla eksilirse böbrekler
metabolizma artıklarını geçiremeyecek hale gelir. İnsan organizmasında
2 litre su çıkması halsizlik, 3 litre su kaybı belirgin bir düşkünlük
nedeni ve 4 litre su kaybı tehlikenin başlangıcı olarak kabul
edilmektedir. Organizmadaki suyun % 11-12'sinin kaybı ise ölüme neden
olmaktadır. Susuzluktan ölüm, kan yoğunluğunun fazlalaşması (Kanda 3-4
litre kadar su vardır) nedeniyle ince damarlarda dolaşımın durması
sonucu asfeksiyle şekillenir. Hayvansal organizma, bileşimindeki glikoz
ve yağın tamamını, proteinin %50'sini kaybetmesine rağmen yaşamaya
devam ettiği halde suyun %20'sini kaybettiğinde ölmektedir.
Suyun organizmadan atılması
Metabolik olaylar sonucu oluşan artıklar insan organizmadan değişik yollarla atılmaktadır.
a. İdrar ile: Alınan suyun % 60'ı idrar ile atılmaktadır. Su idrarla bu
yolla atılan atık maddeler için eritici olarak görev yapmaktadır.
Yetişkin bir insan günde 1000-1500 ml suyu bu yolla kaybeder.
b. Dışkı ile: Bu yolla, alınan suyun % 5'i atılmaktadır.
c. Deri ile: Organizmadaki suyun % 20'si buharlaşma ve terleme ile
atılmaktadır. Ter vücut sıvılarına oranla hipotoniktir. Terin iyonik
bileşimi şahıstan şahısa değiştiği gibi terlemenin azlığına çokluğuna
şahsın aklimatize olup olmadığına göre değişir. Terin miktarı da
etkilidir. Terle birlikte vücuttan; su, sodyum, potasyum, kalsiyum,
magnezyum gibi minarellerde kaybolmaktadır. Dayanıklılık
çalışmalarında, uzun süren egzersizlerde ve sıcak iklimlerde mineral
kaybı artmaktadır.örn: bir futbol maçında terleme ile ortalama 1-4lt.
su / her litre için tuz kaybı 1,5 g Maraton-kayak kros, bisiklet v.b.
sodyumla beraber potasyum- mg kaybı da olmaktadır.
d. Akciğerler ile: Her gün buhar şeklinde 400-500 ml su organizmadan dışarıya atılmaktadır.
Sonuçta bütün bu yollarla insan Her gün yaklaşık 2. 5-3 litre suyu
dışarı atmaktadır. Atılan bu su tekrar vücuda alınmaz ise ilk
düzensizlik susuzluk hissi ile ortaya çıkacak olan tükürük
sekresyonunun durmasına ve farenks mukozalarının kurumasına neden olan
ozmatik kan basıncını artması olacaktır.
Su kaynakları
Su ile sağlığın ilişkisi çok sıkıdır. Bu nedenle hijyenik niteliklere
sahip temiz bir su hakkında yargıda bulunabilmek ve gerekli nitelikleri
iyice değerlendirebilmek için suyun kaynağının önceden iyi tanınması
gerekir. Doğada daima bir devir halinde bulunan su , denizlerden,
göllerden ve benzeri yüzeylerden güneş ısısı ile buharlaşarak havaya
karışır. Daha sonra değişik meteorolojik şekillerde tekrar toprağa
düşer buna hidrolojik devir denir. Dünyamızdaki suyun ise %97'si
denizlerde, %2'si kutuplarda donmuş halde, %1'i de karada yani toprak
parçasında bulunmaktadır. Yer yüzündeki bu su zaman zaman buharlaşarak
atmosferdeki soğuk tabakalara ulaşır ve yere yağmur veya kar halinde
tekrar düşer. Toprak yüzeyine yağmur, kar, dolu şeklinde düşen su
damlacıkları:
*tekrar buharlaşma ile atmosfere döner,
*bitkiler tarafından beslenme için alıkonulur.
*diğer önemli bir kısmı da yeryüzünün o bölgesindeki jeolojik oluşuma
göre yer altı ve yerüstü sularını oluşturur. Su kaynakları 3 ana başlık
altında incelenebilir.
Suyun insan sağlığı açısından önemi
Suyun insan sağlığını olumsuz yönden etkilemesinin nedenlerini iki başlıkta toplanabilir.
A-Zararlı biyolojik etkenlerin bulunması
B-Endüstri artıklarından doğan kimyasal yada radyoaktif kirleticilerin bulunması.
Sularda bulunabilen ve insan sağlığı açısından zararlı biyolojik
etkenler arasında patojen bakteriler, virüsler ve parazitler
gelmektedir. Suların neden olduğu enfeksiyöz etkenler, hastalar ve
portörler tarafından çevreye yayılmaktadır. Yörenin coğrafi konumu, alt
yapı tesisleri, atık maddelerin gördüğü işlem,toplumun sosyo-ekonomik
yapısı gibi birçok faktöre bağlı olarak, patojen bakteriler ve diğer
mikroorganizmalar dışkı ve benzeri yollarla sulara ulaşır. İçme suyu,
oral-fekal enfeksiyon zincirinin en önemli halkasıdır. Suyla geçen
enfeksiyonların önüne geçilmesi büyük ölçüde suyun bakteriyel
kirliliğinin önlenmesi , suyun dezenfekte edilmesi ile olasıdır . Bilim
adamları ve sağlık kuruluşları temiz su elde etmek için çalışmakta, su
standartları geliştirmekte, içilebilir ve kullanılabilir özellikte olan
sular için belirli kriterler ortaya koymaktadır. Türkiye ' de gıda
tüzüğü ve su ile ilgili standartlarda suların içilebilirliğine koliform
grubu bakterilerin varlığı/yokluğu esasına göre karar verilmektedir.
Suyun doğal mikroflorası
Suda bulunan mikroorganizmaları üç grupta toplayabiliriz.
a- Suda doğal olarak bulunan canlıların mikroorganizmaları
pirillum,
Vibrio, Pseudomanas, Achromobacter, Chromobacter türleri ile
Micrococcus ve Sarcina'nın bazı türleri. Bu bakterilerin optimum üreme
ısları 25°C veya daha azdır.
b- Toprakta yaşayan mikroorganizmalar : Toprağın yıkanması sonucu suya
karışırlar. Bunlar; Bacillus , Streptomyces ve Enterobacteriacea'nın
saprofit üyeleridir. Bunlarında optimum üreme ısıları 25°C veya daha
azdır.
c- Normal olarak insan ve hayvanların bağırsaklarında bulunanlar :
Başlıcaları; Esherichia coli , Streptococcus faecalis , Clostridium
perfiringens ve muhtemelen bağırsak patojenleridir. ( Salmonella ve
Vibrio comma gibi )
Su ile bulaşan önemli mikroorganizmalar
Tehlikeli su epidemilerine neden olabilen Salmonellalar, Vibriolar,
Shigellalar Anthrax, Burcellose, Ruam, ve diğer birçok patojen
bakteriler ve virüsler portörlerin dışkıları ile sulara karışabilir. Su
ile yayılan salgınlara su epidemileri denir. Başlıcaları
kolera,tifo,dizanteri ve enfeksiyöz hepatitistir.
Salmonella: Genellikle mide krampları ve diyare ile birlikte akut
gastroenteritidisi içerir.S.typhi'nin neden olduğu tifo en bilinen
etkendir. S.typhi dışkı ve idrarla atılmaktadır. Suda yaşaması değişken
olup düşük sıcaklık ve bol besin koşulları uygun bir ortam oluşturur.
Shigella: Basilli dizanteri olarak da adlandırılmaktadır. Etken dışkı
ile atılmaktadır. Çoğunlukla akut diyareye neden olur. Shigelliasis
sudan kaynaklanan salgınlara neden olmasına karşın tifo'dan daha az
rastlanır.
Vibrio cholerae: Diyare, kusma, hızlı su kaybı, kan basıncının
azalması, düşük vücut sıcaklığı ile karakterizedir. Hastalık hasta
kişilerin dışkıları ile yayılır. Yüzeysel sularda bu bakterinin yaşama
süresi 1 saatten 13 güne kadar değişmektedir. Kolera salgınları genelde
şebeke sularının kirlenmesiyle ortaya çıkar.
Enteropatojenik E.Coli: Atık sularda bol miktarda bulunan bu bakterinin patojenik türü diyareye neden olmaktadır.
Leptospira: Leptospirosis'e neden olan bu bakteri kan dolaşımına
derideki sıyrıklardan veya mukozadan girmekte börek,karaciğer ve
merkezi sinir sistemini etkileyen akut enfeksiyonlara neden olmaktadır.
Bu bakteri idrarla atılır. Suda yaşama süresi bir kaç günden 3 haftaya
kadar değişir.
Tularemia: Tularemia'ya Francisella tularensis ,pasteurella tularensis
adı verilen bakteriler neden olmaktadır. Leptospira'da olduğu gibi
etken kan dolaşımına deri sıyrıkları ve mukozalar yoluyla girmekte;
üşüme, ateş, lenf düğümlerinde şişme ve halsizlik gibi durumlarla
ortaya çıkmaktadır. Hastalık; dışkı, idrar ve hasta hayvan ölülerinin
su kaynaklarını kirletmesi sonucu yayılmaktadır. Bu mikroorganizmaların
suda yaşama süreleri düşük sıcaklıklarda uzamaktadır.
Tüberküloz: Su ile tüberküloz yayılması pek yaygın değildir. Tüberküloz
basilinin suda yaşama süresi birkaç hafta olabilmekte , düşük ısı
yüksek organik besin derişimi elverişli koşullar oluşturmaktadır.
Viral patojenler
Enfektif hepatitis: Sarılık olarak bilinen bu hastalık genellikle su
ile yayılmakta ve diğer kirlilik etkenleri ile bir arada bulunmaktadır.
Polimyelitis : Çocuk felcinin kirli sularla da yayıldığı
bildirilmektedir. Temelde kişiden kişiye temasla bulaşmasına karşın
kirli sularla da bulaşma bildirilmiştir.
Protozoal hastalıklar
Bazı protozoa türleri normal olarak insan da dahil olmak üzere sıcak
kanlı hayvanların bağırsaklarında yaşamaktadırlar. Bu protozoa
türlerinin büyük bir kısmı insanlar için tamamen zararsız olup sağlıklı
ve hasta insanların dışkılarında sürekli olarak bulunurlar. Ancak bazı
protozoa'lar patojendir.
Entameoba histolika: Amebiosis'e neden olan bu protozoon dışkı ile
kistler halinde atıldığından suda uzun süre kalabilir. Protozoa
bağırsak çeperinde delik aşar ve bazı durumlarda bağırsakta çatlamaya
neden olur.
Naegleria gruberi: Amibin patojen cinsi olan N.gruberi menenjit'e neden
olmaktadır. Patojen vücuda burundan girmekte, daha sonra
beyine,omurilik sıvısına ve kan dolaşımına ulaşmaktadır. Semptomlar su
ile temas edildikten 4-7 gün sonra görülmeye başlar. Ölüm genellikle
semptomlar görüldükten 4-5 gün sonra şekillenir. Hastalık kirli sularda
yüzme ile geçer.
31 Ekim 2008 10:46 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
kitap incelenmesi ve özeti
,
şair evlenmesi
,
şinasi
Şair
Evlenmesi bizde ilk tiyatro ürünü olarak bilinir. Bu bir bakıma doğru,
bir bakıma hatalıdır. Çünkü Türkiye’de Şinasiden önce de bir tiyatro
yazma denemesi yapılmıştır. Abdülhak Hamidin babası, Hayrullah Efendi
Şinasiden on beş yıl kadar önce “Hikaye-i İbrahim Gülşeni“ adlı romanla
tiyatro arası bir eser meydana getirmiş; fakat bunu yayınlamayı
görevinin ve makamının şanına uygun görmemiş ki hiçbir zaman
düşünmemiştir. Onun bu eseri yazıldıktan yüz yıl kadar sonra ortaya
çıkmıştır. Dolayısıyla Şinasi “Şair Evlenmesi“ ni yazdığı zaman böyle
bir örnek meydanda yoktu. Sonuç olarak “Şair Evlenmesi” Türkiye de ilk
yayımlanan, hatta ilk yazılan tiyatro eseridir.
Şair Evlenmesi “Tercüman-ı Ahval” de tefrika edilmiştir. Birkaç sayı
süren tefrika, halk kitleleri tarafından pek anlaşılamadığı gibi,
aydınlar tarafından da pek önemsenmemiştir. Hatta rakip gazete
“Ceride-i Havadis” yazarları bu tefrikayı pek hafife almış, onu tiyatro
değil kocakarı masalı diye nitelemiştirler. Halbuki Şinasi bu eseri
basit de olsa, ilk Türk tiyatrosunun bir denemesini yapmak amacıyla
kaleme almıştır. Anlaşıldığı gibi “Şair Evlenmesi” halk tarafından pek
ilgiyle karşılanmamış, “Ceride-i Havadis” tarafından da horlanmış ve
sonra da unutulup gitmiştir. Fakat daha sonraları Selanik’te Mehmet
Tayfur isminde bir kitapçı “Tercüman-ı Ahval” koleksiyonunda bu esere
rastlamış ve bunu kitap halinde basmıştır. O zamanlarda İstanbul’da
çıkan “Çaylak” adlı bir mizah gazetesi bu olayı alaya almış ve duruma
karşı bir fıkra yazmıştır. Daha sonra kitapçı da “Çıngıraklı tatar” da
bir mektup yayınlatarak eserin Şinasi’ye ait olduğunu ispatlamıştır.
Böylece kitap haline giren “Şair Evlenmesi” yine de unutulmaktan
kurtulamamıştır. Ancak İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, İbrahim
Necmi Dilmen tarafından Selanik’te kurulmuş olan amatör bir tiyatro
topluluğu tarafından sahnelenmiştir. Bu eser sade ve tabii bir konuşma
diliyle yazılmış, sahnelenmeye uygun hoş bir komedidir.
Şair Evlenmesi alafranga tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle
mahallelinin hoşuna gitmeyen Müştak Bey adında fakir, fakat oldukça
kafalı bir şairin sevip evlenmek istediği genç Kumru Hanım yerine, onun
büyük kız kardeşi çirkin ve kart Sakine Hanım’ı almaya mecbur edilmesi;
bu küçük entrikanın, mahalle imamına Müştak Bey’in dostu Hikmet Efendi
tarafından verilen rüşvetle sonuçsuz bırakılmasının hikayesinden
ibarettir. Kişiler gayet canlı ve doğrudan hayattan alınmıştır. Her
kişiye kendi ortamının konuşma dili verilmiştir. Kimsenin ağzında
yabancı ve yadırganacak söz yoktur. Hatta oyuncuların ağzından yazılan
yanlış söyleyişler, imkansızlıklar, telaffuz hataları da aynen
sahnelenmiştir. Eserin bir diğer özelliği de kişi adlarının kendi
kimliklerine uygunluğudur.
Şinasi bu komedi ile, bizde şeriat kılığına bürünen imamların iç
yüzlerini ve din adına oynanan iğrenç iki yüzlükleri ve bundan ziyade
tellal kadınlar ile görücüler aracılığıyla yapılan evlenmelerin
yanlışlığını anlatmaya çalışıyor. Şair Evlenmesi yalnız ilk basılı
piyesimiz değil, aynı zamanda en çok bizim olan ve bizi gösteren bir
piyestir.
ESERDE YER ALAN KİŞİLER:
ASIL KİŞİLER:
MÜŞTAK BEY: Güvey ve Kumru Hanımın aşığı.
Müştak Bey aşka susamış, aşkla körü körüne hareket eden, sevincin
ümitsizliğinde en son derecesine çıkan biridir. Müştak Bey alafranga
tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle mahallelinin hoşuna gitmeyen,
fakir fakat oldukça kafalı bir insandır.
KUMRU HANIM: Müştak Beyin sevgilisi ve
Sakine Hanımın kız kardeşidir. Kumru hanım çok genç ve güzel bir
hanımefendidir. O da Müştak Beye aşıktır.
SAKİNE HANIM: Kumru Hanımın büyük kız kardeşidir. Sakine Hanım;
Kumru Hanıma göre oldukça yaşlı, çirkin, kart, kambur ve evde kalmış
bir bayandır. Sakine Hanım eserde Müştak Beyin nikahlısıdır.
YARDIMCI KİŞİLER:
HİKMET EFENDİ: Müştak Beyin en iyi
dostlarından biridir. Çok pratik zekalı bir kişiliğe sahiptir. Hikmet
Efendi; aklı başında, ağırbaşlı ve Müştak Beyi o zor durumdan kurtaran
kişidir.
ZİBA DUDU: Evlenmeye aracılık yapan
kılavuz kişidir. Müştak Beyin başına bu derdi açanlardan biridir. Ziba
Dudu; çok geveze, laf taşıyan ve ortalığı karıştırmayı seven bir
kişiliktir.
HABBE KADIN: Müştak Beyin yengesidir.
Müştak Beyin başına gelenleri duyunca feryadı basıp ortalığı
karıştırıyor. Çok aceleci ve panik bir kişiliğe sahiptir.
EBULLAKLAKATÜL’ENFİ: Sakine Hanımın
nikahını kıyan imamdır. O da Sakine Hanımı Müştak Bey’e yamamaya
çalışanlardan biridir. Çok düzenbaz, aşağılık ve dini başka şeylere
alet eden bir tiptir. Aynı zamanda oldukça geveze, gürültücü, iri ve
uzun burunlu çirkin biridir.
BATAK ESE: Mahallenin bekçisidir. Müştak
Beye oynanan bu oyunda onun da çok büyük bir payı vardır. Oldukça cahil
biridir ve ne duyarsa duysun, doğruluğunu araştırmadan hemen buna
inanır ve mahalleyi karıştırır. Ayrıca her işe burnunu sokan biridir.
ATAK KÖSE: Mahallenin süprüntücüsüdür. İmama yardakçılık yapanlardan biri de odur. Oyunda arkasında küfe giyer, çok saf ve cahil bir tiptir.
MAHALLELİ: Eserde mahalleden tiplerde vardır. Bunlar genellikle cahil ve dedikoducu kişilerdir. Bunların çoğu esnaftan seçilmiştir.
ESERİN ÖZETİ:
Müştak Bey Kumru Hanımla evleneceği gün çok heyecanlıydı, bir an
önce nikahın kıyılıp bitmesini ve Kumru Hanımla baş başa kalmayı
istiyordu. Fakat olaylar hiç de onun beklediği gibi gelişmedi. Müştak
Bey Kumru Hanıma deli gibi aşıktır ve onu sevdiği için kendini akıllı
ve şanslı görmekteydi. Kumru Hanımın dış güzelliği yanında huyunun da
güzel olduğunu söyler. Müştak Bey onun ablasını çok çirkin bulmakta ve
onun ismini dahi sevmemektedir. Çünkü Sakine Hanım onların
evlenmelerine engel olduğu gibi, kırk beş yaşına gelmiş olmasına rağmen
ev de kaldığı için aklını yitirmiş olduğunu düşünüyordu. Müştak Bey
böyle bir baldızı olduğu için herkesten utanıyordu. Ayrıca Müştak Bey
Sakine Hanımı Hikmet Efendiye vermek ister. Çünkü o zamanlarda büyük
evde dururken küçüğü evlendirmezlerdi. Hikmet Efendi mahallelinin bir
oyun oynayarak Müştak Beye Sakine Hanımı verebileceklerini önceden
sezmişti. Müştak Beye bu durumu söyledi fakat o bunu şaka zannediyordu.
Daha sonra Müştak Beyin kılavuzu Ziba Dudu gelin odasına doğru
geliyordu. Müştak Bey Kumru Hanımın getirildiğini sanıp iyice
heyecanlanıyordu. Müştak Bey Ziba Duduya teşekkür ediyordu. Kumru
Hanımı beklerken Müştak Bey bazı tereddütlere kapıldı. Zaten maddi
durumu da pek iyi değildi. Yüz görümlüğü için ne verebileceğini
düşündü. Sonra gelin hanım geldi fakat gelen sakine hanımdı ve Müştak
Bey onu görünce kederinden bayıldı. Müştak Bey evleneceği kadının o
olduğunu görünce onunla evlenmek yerine ölümü tercih edebileceğini
söyledi.
Habbe kadın ise onun hasretine kavuştuğu için sevinç delisi olduğunu
düşünüyordu. Müştak Bey hüzünle ahlayıp, ofluyordu. Ziba Dudu ile Habbe
kadın gelinin duvağını açtırmak için uğraşıyorlardı. Müştak Bey
istemeyerek elini çekerken, Sakine Hanımın beyaz saçı ve duvağı eline
ilişir. Müştak Bey şok olmuştur. Ziba Dudu onu zavallı kadının sırma
saçlarını yolmakla suçlar. Sonra mahalleli ve imam aceleyle onları
nikahlamak için gelirler ve Müştak Beyi zorla Sakine Hanımla
evlendirmek isterler. Müştak Bey ise buna kesinlikle karşıdır ve onunla
evlenmektense hapiste dahi yatmaya razı olduğunu söyler. Ziba Dudu
İmamın elini öperek ona Müştak Beyi şikayete başlar. Güya Müştak Bey
Sırma Hanımın saçlarını yolmuş onlara da küfretmişti. İmam Müştak Beyin
konuşmasına hiç izin vermeden onu suçlamaya ve aşağılamaya başlar. Eğer
Sakine Hanım ile evlenmezse onun ırzına leke sürmüş olacağını söylüyor
ve bunu mahalleliye de onaylatıyor. Müştak Bey kendisine nikah edilenin
Sakine Hanım olmadığını söylese de boş. Çünkü imam ille de onu
nikahlamak istiyor ve eğer bu gerçekleşmezse Müştak Beyi edepsizlik
belgesi alarak köyden dahi uzaklaştırabileceğini söylüyor. Hikmet
Efendi devreye giriyor fakat imam onunda aynı suçlardan
suçlanabileceğini söylüyor. Fakat Hikmet Efendi gizlice imama para
kesesini gösterir ve imam bir anda değişiverir. Rüşveti alan imam bir
anda Hikmet efendinin dediklerini yapmaya ve Müştak Beyi savunmaya
başlar. Mahalleli ise bu durumun farkına varamamıştır. Zaten onlarda
imam ne derse ona itaat eden tiplerdi. İmam güya nikahını kıydığımız
kız büyük olandır derken boy olarak uzun olanı yani Kumru Hanımı
kastetmek istemişmiş. İmam Habbe Kadına seslenerek bir an önce Kumru
Hanımı getirmesini ister. İmam böylece daha önce yaptığı bir yanlışı
düzeltmiş olacağını söyler. Hatta Hikmet Efendiye dönerek daha önce
yapmış olduğu başka yanlışlar varsa onları da düzeltebileceğini söyler.
Bu arada Atak Köse ve Batak Ese bir daha böyle işlere
karışmayacaklarına dair kendilerine söz verirler. Habbe Kadın Kumru
Hanımı getirir. Kumru Hanım ağlamaktaydı. Habbe kadın onun mutluluktan
ağladığını imama söyler.
İmam Müştak Bey ile Kumru hanımı nikahlayarak, mahalleliden evi
boşaltmalarını ister. Mahalleli ve imam evi terk eder fakat Hikmet
Efendi evi terk etmemişti. Çünkü Müştak beye görücü usulüyle evlenmenin
zararlarını anlatmak istiyordu. Müştak Bey ise onu dinlemiyor, tek
istediği şey Hikmet Efendinin bir an önce gidip onları yalnız
bırakması. Bir süre sonra Hikmet Efendi de evi terk etti, artık yalnız
kalmışlardı. Fakat Müştak Bey için bu evlilik çok iyi bir tecrübe
olmuştu.
OLAYIN GEÇTİĞİ MEKAN: Olayın neredeyse tamamı gelin odasında geçmektedir.
OLAYIN MEYDANA GELDİĞİ ZAMAN: Eserdeki olay Tanzimat yıllarında meydana geliyor ve o zamanın en önemli sorunlarından birini anlatıyor.
ESERİN ANLATIM TARZI:
ESERİN DİLİ VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ: Eserde
genelde sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Ayrıca o zamanın
tabii konuşma dilinden de kelimeler vardır. Bu kelimelerin anlamını
bilmeden eseri tümüyle anlamak zordur. Anlatım özelliklerine gelince,
şair o zamanın en önemli sorunlarından biri olan görücü usulüyle
evlenmeyi en anlaşılır şekilde anlatmıştır. Ayrıca eserin anlatımı
oldukça akıcıdır.
ESERİN TÜRÜ: Eser bir tiyatro ürünüdür. Bu
eserde tiyatronun komedi türü işlenmiştir. Komedi de insanları hem
güldürmek, hem de düşündürmek esastır. Bu tür bizim edebiyatımıza
Tanzimatla girmiştir.
ANAFİKİR: Eserden çıkarılabilecek ana fikir; görücü usulüyle evlenmenin ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğudur.
YAZARIN HAYATI, EDEBİ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ:
ŞİNASİ(1826 – 1871)
1 — İbrahim Şinasi (1826-1871) İstanbul’da
doğmuştur. Türk-Rus savaşında (1827) Şumnu’da ölen bir topçu subayının
oğludur; Küçük yaşta yetim kalan Şinasi, annesi tarafından
yetiştirilmiştir. İlk öğrenimini Tophane semtindeki mahalle
mekteplerinden birinde yapmış, sonra Tophane idaresi kalemlerinden
birine çirağ edilmiştir. Orada kendinden yaşlı bir memurdan Doğu
bilimlerini, sonradan Müslüman olan yabancı bir uzman memurdan da
Fransızca’yı öğrenmeğe başlamıştır. Tophane müşirliğine verdiği bir
dilekçe üzerine, okuma için Paris’e gönderilmiş (1849), orada maliye
öğrenimi görmüş, bu arada edebiyatla da uğraşmıştır. İstanbul’a dönünce
(1853) bir süre yine Tophane’de çalışmış, Reşit Paşa’nın sadrazamlığı
sırasında Meclis-i Marif’e üye seçilmiş (1855), Âli Paşa’nın
sadrazamlığı zamanında, Reşit Paşa’nın yetiştirmesi olduğu için
azledilmiş, fakat Reşit Paşa’nın altıncı ve son defa sadrazam olması
üzerine tekrar eski görevine tâyin olunmuş (1857), onun ölümünden sonra
(1858) Yusuf Kâmil Paşa’nın koruyuculuğunu kazanmış ise de, az sonra
memurluktan kendi isteği ile çekilerek gazeteciliğe başlamıştır (1860).
İlkin Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahvâl adlı bir gazete
çıkarmış (21 ekim 1860), altı ay sonra buradan ayrılarak Tasvir-i Efkâr
gazetesini çıkarmağa koyulmuştur (27 haziran 1862). Bunu üç yıl kadar
tek başına yönetmiş, gazetesini Namık Kemal’e bırakarak tekrar Paris’e
gitmiş (1865), orada beş yıl kaldıktan sonra İstanbul’a dönerek (1869)
basımevinin ıslahı ile uğraşmış çok çalışma yüzünden beyin
yorgunluğundan ölmüştür.
2 — Şinasi, şiir ve
nesir alanında Batı edebiyatı yolunda eser veren ilk sanatçıdır. Bu
bakımdan, o, Batı uygarlığı etkisi altında gelişen yeni Türk
edebiyatının kurucusu sayılır.
Şiir alanında, ilkin Divan edebiyatı yolunda
manzumeler (kaside, gazel, müf*red v.b.) yazmış, Paris’e gidip de Batı
edebiyatını yakından tanıdıktan sonra eski nazım biçimleri için de
birtakım yeni fikirler söylemeğe başlamış (Reşit Paşa hakkındaki
kasidelerin üç tanesi), ayrıca La Fontaine’in etkisiyle hem biçim, hem
de konu, fikir ve ruh bakımından yepyeni şiirler de kaleme almıştır
(Eşek ile Tilki Hikâyesi, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi, Ar ile
Sivrisinek Hikâyesi, Tenasüh Hikâyesi). Bundan başka, Batı şiirini daha
yakından tanıtmak amacıyla, bir kaç Fransız şairinden seçtiği bazı
parçaları manzum olarak Türkçe’ye çevirmiştir.
Şinasi, yeni tarzda yazdığı bütün şiirlerinde
beyitlerin başlı başına güzel olmalarıyla yetinmemiş, Divan
edebiyatındaki “parça güzelliği” anlayışı yerine, şiirlerin belli bir
düşünce etrafında gelişmesini sağlayarak “konu birliği” ne ve “toplu
güzellik” e önem vermiştir.
Türkçe’nin Arap ve Fars dillerinin etkisinden
kurtularak kendi benliğine dön*mesi gerektiğini anlamış ve manzumeleri
arasındaki bazı beyitleri “safî Türkçe” ile, Karakuş Yavrusu ile Karga
Hikâyesi’ni de “lisân-ı avâm” ile yazmış, böylece, ancak 1911’den sonra
gelişen sade dil hareketinin öncülüğünü yapmıştır.
Genel olarak didaktik manzumeler yazmış olan Şinasi’yi, Türk
nazmına getirdiği bütün yeniliklere rağmen güçlü bir şair sayma olanağı
yoktur. Mısraları imale ve zihaflarla doludur.
Şinasi daha çok nesir alanında yaptığı
yeniliklerle Türk edebiyatında önemli bir yer tutar. Eski nesir
secilerle süslenir, bu yüzden de, yazı, asıl fikirle hiçbir ilgisi
bulunmayan sözlerle doldurulurdu. Şinasi, bir gazeteci olarak, “umum
halkın kolaylıkla anlayabileceği” yolda yazmak amacını güttüğünden,
düşüncelerini yalın ve açık bir anlatımla söyleme yolunu tutmuş, söz
hünerleri göstermekten kaçınmıştır. Bunu sağlamak için de secileri
bırakmış asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer
vermemiş, düşüncelerini kısa cümlelerle anlatmaya çalışmış, bunları bir
takım bağ-fiillerle birbirine ekleyerek sayfalarca süren cümleler
kurmamıştır. Tercümân-ı Ahvâl ve Tasvîr-i Efkâr’daki yazılarında böyle
bir yol tutan Şinasi, Şair Evlenmesi adlı piyesinde daha da ileri
giderek konuşma dilini yazı dili hâline getirmiştir.
Şiirlerinde ve nesirlerinde, “reis-i cumhur”,
“vatan ve millet yolunda kendini feda etmek”, “devlet-i meşrûta”,
“millet-i hâkime”, vb. gibi birçok yeni kavramlar kullanmıştır.
La Fontaine yolunda birkaç fabl ve Moliére
yolunda bir komedya yazmış olan Şinasi, klasisizmin etkisi altında
kalmış sayılabilir.
3 — Şinasi nazım
türünde, Recine, La Fontaine, Lamartine, Gilbert ve Fénelon’dan mazmun
olarak Türkçe’ye çevirdiği bazı şiirleri, asıllarıyla birlikte,
Tercüme-i Manzûme (1859,1860) adılı bir kitapta, kendi şiirlerini de
Müntehabât-ı Eş’ar (1862,1870) adlı bir kitapta toplayarak
bastırmıştır. Her iki eser, Ebüzziya Tevfik tarafından bir araya
getirilerek Divan-ı Şinasi (1885,1893) adıyla yayınlamıştır.
Tiyatro türünde Şair Evlenmesi adlı bir perdelik bir komedyası vardır.
Tasvîr-i Efkâr’da yayınlanan bazı siyasî ve
edebî yazıları Müntehabât-ı Tasvîr-i Efkâr (2 cilt, 1885) adlı bir
kitapta toplanmıştır.
Şinasi, bunlardan başka, Türk atasözlerini de bir araya toplamış, bunları Durûb-ı Emsâl-i Osmaniyye (1863) adıyla basmıştır.
FAYDALANILAN KAYNAKLAR:
1-Resimli Türk Edebiyatı Tarihi 2
2-Tazimat’tan bu güne Edebiyatçılar Ansiklopedisi
3-www.kulturturızm.gov.tr
4-Ahmet Hamdi Tanpınar “19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi”
5-)Şinasi “Şair Evlenmesi”
31 Ekim 2008 09:03 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
anlatım türleri nelerdir
,
dolaylı anlatım
,
doğrudan anlatım
,
öznel anlatım nedir
,
öznel anlatım örnekleri
2) ÖZNEL ANLATIM
Öznel: İzafî, sübjektif, göreli,
göreceli...
Öznel anlatımlar, doğruluğu ve yanlışlığı kişilere göre
değişebilen, kanıtlanamayan, tartışmalı, öznel, ölçülemeyen, duygulara bağlı,
yorumlanabilir, bilimsel olmayan yargılardır.
Bu tür tümcelerde izlenimler,
yorumlar, duygular, beğeniler ve kişisel görüşler anlatılır.
Yahya Kemal,
20. yüzyılın en başarılı şairidir.
İstanbul Türkiye’nin en güzel
şehridir.
Karadeniz insanı çok inatçıdır.
En güzel kış meyvesi
portakaldır.
Hikâyeciliğimizdeki en başarılı dönem o yıllardı.
En
güzel yıllarımı o köyde geçirdim.
Şehirde yaşamak köyde yaşamaktan daha
zordur.
Öykülerinde bir kuruluk, bir tekdüzelik görülüyor.
Oyundaki
dekorlar, seyirciyi o günün ortamına götürerek oyunun etkisini büyük ölçüde
artırıyor.
Öznel tümceleri varsayım ve olasılık; yorumlama, yakınma,
eleştiri ya da beğeni içeren tümceler gibi öbeklere ayırmak
olanaklıdır.
a. Varsayım TümCeleri
Kimi tümceler gerçekte yoktur.
Bu tümceler varmış gibi düşünülen durumları anlatabilir. Bu tür tümcelere
varsayım tümceleri denir. Varsayım anlamı “diyelim (ki), farz edelim (ki), tut
ki, tutalım (ki), kabul edelim (ki)” gibi sözcüklerle sağlanır.
Diyelim
ki cüzdanını kaybettin..
Farz edelim okulu bıraktın, ne yapacaksın?
Böyle
olduğunu kabul edelim, gururuna yedirebilecek misin?
Tut ki karnım
acıktı.
Diyelim ki bu olay gerçek değildir.
İlgi için; bu tümceler
ardılı olan tümcelerdir; tamamlanmamış ya da yanıt beklenen tümceler... Eğer
“Dileyelim ki bu iş anlatıldığı gibi olmasın.” gibi bir tümce kurulursa, bu
varsayım tümcesi olmaz.
b. Yorumlama
TümCelerİ:
Bu tür tümcelerde gizli veya düşşel durumlardanden
anlam çıkarma söz konusudur.
Son günlerde hiç konuşmuyor, sanki bana
gücenmiş.
Kimse beni dinlemiyor, sanki herkes bana cephe almış.
İkide bir
karşıma çıkıyor, sanki beni izliyor.(93-ÖYS)
Sanki suçlu benmişim gibi surat
asıyorsun.
c. YakInma Bİldİren TümCeler
Bu tür tümceler insanı
pişman edecek biçimde sonuçlanmış olaylardan şikayeti dile getirir. "keşke,
bari, hiç değilse, hiç olmazsa" gibi sözcüklerle ve "ki" bağlacıyla kurulan
tümcelerdir.
Keşke o gün evden çıkmasaydık.
Hiç olmazsa son sınavdan
iyi not alsaydın.
Beni düşünmüyorsun bari kendini düşün.
Yüz kere söylesen
de anlamaz ki!
Hiç değilse bir kez geç kalma.
Bu kadar fırsat verdik
değerlendirmedi ki!
d. ŞAŞIRMA
BİLDİREN TÜMCELER
Şaşırma anlamı soru
ekiyle de sağlanabilir:
Biraz sonra bir batağın içine dalmayayım
mı?
Bizim Ali orada da karşımıza çıkmasın mı?
3) DOĞRUDAN ANLATIM:
Başkalarına ait
sözleri söylendiği gibi aktarmaktır.
Ali: "Bu kitabı iki kez okudum."
dedi.
Öğretmen:" Bu test sorularını evde çözeceksiniz." dedi.
Dersten
sonra etüt yapacağız, dediler.
Başbakan: "Kıbrıs, bizim toprağımızdır."
dedi.
Öğretmen, Ali'ye: "Arkadaşına söyle, yarın ödevini mutlaka getirsin!"
dedi.
4) DOLAYLI ANLATIM:
Başkalarına ait sözleri değiştirerek,
sadece içerik olarak aktarmaktır.
Ali, bana bu kitabı iki kez okuduğunu
söyledi.
Yazar, roman kahramanının gerçek hayatta da yaşadığını
söyledi.
Annem, akşam eve erken gelmem gerektiğini söyledi.
5) Bİçem TÜMCELERİ
Biçem, sanatçının
yazım tekniği (yöntem, tarz, metot), sözcük seçimindeki ve tümce kuruluşundaki
kendine özgülük; görüş, duyuş ve anlatış özelliğidir.
Sanat yaptında konu,
anlatılan nesneyi; biçem de bunun nasıl anlatıldığını içerir.
Kısacası,
sanatçının dili ve anlatım özellikleri onun biçemini oluşturur.
Aşağıdaki
tümceler bir sanatçının biçemiyle ilgili tümcelerdir:
Yazarın sade dili,
parlak kelimelerle anlatımı bizi esere yaklaştırıyor.
Romancı, roman
kişilerinin karakterlerini çizerken onların diliyle konuşmak zorundadır.
Bu
ilk öykülerinde sıfatlardan, söz sanatlarından kaçınan yalın dili ve ayrıntıları
gözlemlemedeki ustalığıyla dikkati çekti.
6) DOKUNDURMALI
ANLATIM:
Tümcenin içerdiği düşüncenin, genellikle alaycı biçimde,
karşıtını çağrıştıran anlatım biçimidir.
Takımımız bu haftaki maçında
muhteşem bir oyunla 4-0 mağlup oldu.
Çocuk o kadar çalışkandı ki her dönem en
az beş zayıf getirirdi.
7) TANIM
TÜMCELERİ:
Bir varlığın veya kavramın ayırt edici özelliklerini
belirli bir kesinlikle söylemekedir.
Gelgit, ayın çekim kuvvetinin tesiriyle
denizin karaya yaklaşması ve karadan uzaklaşmasıdır.
Kafiye, mısra
sonlarındaki ses benzerliğidir.
Sanat, hayatı yüceltme ve daha anlamlı kılma
çabasıdır.
31 Ekim 2008 08:47 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
nesnel anlatım
,
nesnel anlatım nedir
,
nesnel anlatım örnekleri nelerdir
ANLATIM YÖNÜNDEN TÜMCE
1) NESNEL ANLATIM
Nesnel:
Objektif.
Gerçekliği kanıtlanabilir, bilimsel, ölçülebilir, herkese göre
aynı olan; göreceli olmayan; kişilerin duygularına dayanmayan anlatım nesnel
anlatımdır.
Nesnel anlatımda ölçülebilir, kanıtlanabilir ve yorumlara yol
açmayan bir anlatım vardır. Nesnel anlatımda "bence" ve "bana göre"ye yer
yoktur:
Yahya Kemal 20. yüzyılda yaşamış bir edebiyatçıdır.
İstanbul
Türkiye’nin en büyük şehridir.
Nesnel anlatım sorularında sürekli
“aşağıdakilerin hangisinde nesnellik vardır?” gibi soru kökleri olmayabilir.
Kimileyin de “aşağıdakilerden hangisi söyleyenin kişisel düşüncelerini
içermemektedir?” veya “yukarıdaki tümcelerin hangilerinde düşünce eksiksiz ve
belirli bir kesinlikle anlatılmıştır?” gibi sorular nesnelliğe
aittir.
Kitaptaki ilk öykünün konusu köy yaşamıdır.
Oyundaki olaylar
bir çiftlikte geçiyor.
Yazar, bu romanından sonra peş peşe altı oyun
yazdı.
Romanın sonunda kahramanların hiçbiri umduğunu bulamıyor.
Bu,
sanatçının en son çıkan şiir kitabıdır.
Öyküdeki kişilerin dördü kadın, üçü
erkektir.
Romanda anlatılanlar Kurtuluş Savaşı yıllarında
geçiyor.
Oyundaki olaylar, üç bin kişilik bir kasabada, bir çiftlikte
geçiyor.
30 Ekim 2008 19:00 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
enstrümanlar açıklamalı resimli slayt
,
klasik batı müziği çalgıları ve resimleri
,
çalgı aletlerinin tarihi
Klasik batı müziği çalgıları hakkında resimli geniş anlatımlı sunumu indirmek için tıklayınız
Nefesli Çalgılar
Piccolo
Piccolo,
normal flütünün 1 oktav üzerinde olacak şekilde ayarlanmış bir tür yan
flüttür. 3 oktava yakın ses genişliğiyle günümüz orkestrasında en tiz
seslere ulaşan enstrümandır. Genellikle orkestralarda özel efekt
amacıyla kullanılmakla beraber marş topluluklarında da kendine geniş
yer bulmaktadır. Flütün yerini alacak şekilde çalınır.
Tarihçe:
Piccolo
ilk olarak ağaçtan yapılmış ve insanın ön planda olduğu bestecilerin
eserlerinde yer almıştır. Piccolo’nun ilk kullanıldığı eserlerden
birisi Beethoven’in 5.Senfonisidir. Piccolo’nun kullanıldığı en
tanınmış yapıtlardan birisi, John Philip Sousa’nın “The Stars and
Stripes Forever” marşının finalidir.
Flüt
Flüt
çoğu orkestra, topluluk ve nefesli gruplarında soprano sesi veren
enstrüman olarak kullanılmaktadır. Flütlerin büyük bir çoğunluğu
metalden yapılmaktadır ve bir ucunda ağızlık olan bir tüp şeklindedir.
Müzisyen flütü yatay olarak tutup ağızlıkta bulunan oval şekilli bir
parçadan içeri üfler. Aynı anda düğme denen tuşlara basar. Bu tuşlara
basılıp bırakıldıkça flütte değişik tonlar oluşturan delikler açılır.
Do anahtarında akort edilen orkestra flütü en popüler flüt türüdür ve 3
oktavlık bir ses genişliği vardır. Flüt ailesinin diğer üyeleri,
piccolo, alto flüt ve bas flütten ibarettir. Jean Pierre Rampal ve Aure
Nicolet bu sazın ünlü solistlerindendir.
Tarihçe:
Batı
Müzüğinde en çok kullanılan şekliyle kullanılan flüt cinsi olan Yan
Flüt’ün Çin’de M.Ö. 900 yılından beri kullanıldığı bilinmektedir. Flüt,
Avrupa’ya 12. Yüzyıl’da, öncelikle Almanca konuşulan bölgeler olmak
üzere, girmiş ve ilk önceleri çoğunlukla askeri bandolarda
kullanılmıştır. Alman Flütü isminin verilmesi bu zamana denk
gelmektedir. Flüt daha sonra 16 ve 17. yy’da Oda müzüğinde kullanılan
bir enstrüman haline dönüşmeye başlamıştır. Bu ilk flütler, 6 parmak
deliğinden ibaret tek parçadan oluşmaktaydı. Ancak 1600 lerde, flüt
birbirine bağlı 3 parçadan ibaret olarak yeniden tasarlanmıştır.
Aşamalı olarak, flüte daha fazla tuş eklenmiş ve orkestra parçalarında
yerini almaya başlamıştır. 1800 lü yıllarda 4 tuşlu flüt en çok
kullanılan türü olmakla beraber, 8 tuşlusu da geliştirilmiştir.
Günümüzde,silindir şeklinde, 13 veya daha fazla ton delikli ve basmalı
tuşlu Bohemia Flüdü en çok kullanılan cinsidir.
Korno
Korno,
obua ailesinin bir üyesidir. 1.5 oktav daha tiz olduğu için alto obua
da denmektedir. Şekli genellikle obuaya benzer olup, orkestra’da 3.
obuacı tarafından çalınmaktadır.
Tarihçe:
Korno’nun
ilk prototipleri 17.yy sonundan önce ortaya çıkmıştır. Bu aletler
kıvrık boynuz biçiminde, deri kaplı ve gövdesi delikliydi. Delikler,
parmakların açılımını kapsayacak bir açı ile yerleştirilmişlerdi. Johan
Sebastian Bach tarafından kullanılan Oboa da Caccia (Av obuası) nın,
kornonun çok benzeri olduğuna inanılmaktadır. Karanlık ve yaslı sesi,
Hector Berlioz, Peter Ilich Tchaikovsky ve Richard Wagner gibi
besteciler tarafından öne çıkarılmıştır.
Obua
Obua,
en küçük ve en geniş oktavlı enstrümanlardan biridir. Silindirik ahşap
bir gövdesi ve gövdesi boyunca tuşları vardır. 3 oktav ses aralığıyla
çalması çok zor bir enstrümandır. Çok nefes isteyen ve doğru nefes
tekniklerine sahip olunmasını gerektirir.
Tarihçe:
Obua,
17.yy’da iki Fransız müzisyeni, Jean Hotteterre ve Michel Philidor
tarafından icat edilmiştir. “Shawm” adı verilen bir enstrümanı
“Hautbois” (obua) ya çevirdiler. “Hautbois” in Shawm’dan daha dar ve 3
parçalı bir gövdesi vardı. 18. yy da çoğu orkesra bu enstrümanı
bünyesine katmaya başlamıştı. Tarih boyunca bazı besteciler, obua için
solo eserler bestelediler. Bunların arasında, George Frideric handel,
Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig Van Beethoven vardır.
Klarnet
Ahşap
nefesli çalgılar ailesinin bir üyesi olan Klarnet, bir ucunda ağızlık
olan diğer ucu da çan şeklinde olan bir uzun tüpten ibaretttir.
Çoğunlukla ahşaptan yapılan klarnetin üzerinde, küçük metal tuşlar
bulunan delikler vardır. Dil titredikçe, dolu ve zengin bir ton elde
edilir.. Tuşlara basıp bırakarak tonlama yapılır Klarnet 4 nota da imal
edilir ve en çok kullanılan düz-si klarnettir. Bu klarnetin 3.5 oktav
kadar ses genişliği vardır.
Tarihçe:
18.yy’da
Alman bir flüt imalatçısı olan Johann Christoph Denner tarafından dilli
bir halk çalgısı olan “Chalumeau” adlı enstrümanın değiştirilmesi ile
elde edilmiştir. 1840 lı yıllarda 2 farklı karmaşık tuş takımı
geliştirilmiştir. Klarinetler orkestralarda 1780 lerde popüler hale
gelmiştir. Klarneti ön plana çıkaran eserlerden bazıları George
Frideric Handel’in 2 klarnet ve bir korno için üvertürü, Carl Strawitz
ve Wolgang Amadeus Mozart’ın klarnet konçertosudur.
Fagot
Fagot
iki dilli bir enstrümandır. Toplamda 2.5 metreye yakın silindirik ahşap
tüpten yapılmıştır. 4 bağlantı parçasından oluşur: Bass parça, tenor
parça, çift parça ve çan parça olmak üzere. Çan parça olarak
adlandırılan kısım bass kısma alttan bağlı olup kıvrıktır. Bu grup
tenor kısma sonra topluca çift parçaya bağlıdırlar. Çift dilli ağızlık
tenor parçaya bir başka parçayla bağlıdır. Bassoon üzerinde 8 delik ve
10 tuş bulunur. Müzisyen dilli parçadan üfleyerek ve tuşlarla ton
değiştirerek enstrümanı çalar.
Tarihçe:
Fagot
1650 lerde büyük bir ihtimalle, kıvrık şekilli tek parçalı bir
enstrümandan türetilmiş olmalıdır. Modern Fransız Fagot’u, 19.yy
ortalarında, Buffet-Crampon isimli bir Fransız firması tarafından
geliştirilmiştir. Alman Fagot’u ise Wilhelm Heckel isimli bir imalatçı
tarafından mükemmelleştirilmiştir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde farklı
türlerde çalınmaktadır.
Saksafon
Saksafon
dil sesli nefesli çalgılardan birisidir. Yapısında, klarnet’in tek
dilli ağızlığı, metal bir gövde, obuanın konik kısmına benzeyen bir
kısım bulunur. Çoğu saksafonun alt kısmı eğiktir ve bu şekliye bass
klarneti andırır. Çok azı, örn: soprano saksafon, düzdür ve klarnete
benzer. Saksafonun üzerinde 12 tuş ve delik bulunur. 6 çiviye basıp
bırakılarak gruplar halinde açılıp kapatılmak suretiyle değişik tonlar
elde edilir. Aletin üzerinde, normal sesinin bir oktav altında veya
üstünde ses çıkartmaya yardımcı olan 2 de fazladan delik vardır. En çok
kullanılan saksafon türleri olan, soprano, alto ve tenor saksafonun 2.5
oktavlık bir ses genişliği vardır.
Tarihçe:
İlk
defa 1840 yılında Adolph Sax isimli bir imalatçı tarafından icat
edilmiştir. 1844 de ilk defa senfonik orkestralarda görünmüşlerdir.
Ancak saksafon için yazılan parçalara pek rastlanmaz. Jazz’ın gelişimi
ile saksafonun popüler olmasını 20.yy başına kadar beklemek gerekmiştir.
Yaylı Çalgılar
Keman
Muhtemelen
en tanınmış orkestra çalgısı olan keman, bir yayla çalınan telli bir
enstrümandır. Keman ailesinin en geniş aralıklı sesine sahip olan üyesi
olan kemanın yanında bu ailenin diğer üyeleri, viola, çello ve
kontrbasdır. Keman bir kaç ana parçadan oluşur. Ön kısım, omurga,
boyun, perdeler, akort anahtarları, gövde, köprü, kuyruk ve F-
delikleri. Üst, göbek veya ses tahtası olarak da anılan ön kısım
genelde iyi kurutulmuş ladin, arkatarafı ise akağaçtan yapılır. Keman
imal edilirken, ön, arka kısımlar ve omurga, boş bir kutu oluşturacak
şekilde birleştirilir. Kuyruğa bağlanan dört tel köprünün üzerinden
geçip, perdelerden uzanıp, akort anahtarlarına bağlanır. Anahtarla
vasıtasıyla akort edilir ve elin perdelere basılması ile değişik sesler
ve tonlar elde edilebilir. Müzisyen, tellerin üzerinde yayı doğru
açıyla sürtünce ses elde edilir. Bu yay, pernambuco ’dan yapılıp, 75
santim uzunluğundadır ve telleri at kılındandır. Kemanın en önemli
özellikleri, sahip olduğu ses aralığı ve hem lirik hem de hızlı ve
parlak kullanıma elverişli olmasıdır. Kemancılar aşağıdaki teknikleri
kullanarak özel sesler de elde ederler: pizzicato (telleri çekerek),
tremelo (yayı hızlı hızlı telin üzernde hareket ettirmek), sul
ponticello (yayı köprüye çok yakın sürterek ince bir ses elde etme),
collegno (yayın teli yerine ahşap kısmını kulanarak) ve glissando
(yayların üzerinde parmakları gezdirmekle çıkan ses).
Tarihçe:
Kemanın
ilk olarak 1500 lerde İtalya da ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Lira da
Braccio ve “fiddle” adlı iki enstrümandan türemiş olduğu sanılmaktadır.
Keman yapım sanatı 17. ve 18. yy larda, Antonio Stradivari, Guiseppe
Guarneri ve Jacob Stainer gibi ustalarla başlamıştır. O zamanki
kemanların bugüne göre, boyunları daha kısa, perde bölgesi daha kısa ve
köprüleri daha düzdü. Keman klasik eserlerde ilk kullanılmaya
başlandığı zaman, alt sosyal seviyede bir alet olarak görünmüştür.
Ancak, Claudio Monteverdi’nin Orfeo’su gibi eserler ve “24 violons du
roi” gibi topluluklarla bu statüsü de yükselmeye başlamıştır. Bu
tırmanma barok dönemde de, Antonio Vivaldi, J.S.Bach ve Georg Philip
Telemann gibi bestecilerle devam etmiştir. Solo konçerto, sonat ve süit
gibi müzik janrlarında, keman en önde giden eleman olmuştur. Ancak
keman virtüözleri ilk olarak 19.yy da ortaya çıkmıştır. Giovanni
Viotti, Isaac Stern, Mischa Elman ve Nathan Milstein, David Oistrach,
Pinhas Zuckerman, Jacha Heifeltz bu konuda ün yapmış isimlerden
bazılarıdır.
Viola
Viola,
keman ailesinin 2. en geniş ses aralığındaki elemanıdır. C,G,D ve A
notalarına yarlı 4 teli vardır. Viola için yazılan parçalar, alto
anahtarında yazılır. Viola’nın boyutları değişmekle beraber genelde
kemandan büyük ve daha kalın sese ayarlanmıştır. Haydn ve Mozart
eserlerinde Violaya yer vermişlerdir. Solo repertuarı sınırlı olmasına
rağmen, viola semfonilerde önemli bir yere sahiptir. Hector Berlioz,
Johannes Brahms ve Robert Schumann gibi besteciler eserlerinde violaya
geniş yer vermişlerdir.
Çello
Viyolonsel
olarak da bilinen çello, keman ailesinin üyesi olan bir yaylı çalgıdır.
Kemandakine benzeyen bir yayla çalınır. Keman şeklinde olmakla beraber
daha büyüktür. Yaklaşık 1.20 m uzunlukta ve en geniş yerinde 40 cm
civarında olan çello bu boyutları yüzünden oturarak çalınır. Yere
dayanan bir çubuk üzerinde duran çello müzisyenin bacakları arasına
alınıp bir yayla çalınır. Keman gibi dört yay sahiptir ve müzisyenin
ellerinin perdeler üzerinde gezmesiyle değişik tonlar elde edilir. Bu
yüzden çello’nun ses genişliği 4 oktavdan fazladır. Rostropoviç, Pablo
Cassals, Jacquelin de Pera, Misch Maisky, William Lloyd Weber ünlü
violonsel solistleri arasındadır.
Tarihçe:
Günümüze
kadar da kalabilen bazı çellolar 1560 larda, İtalyan imalatçı Andrea
Amati tarafından yapılmışlardır. 18. yy sonlarına kadar çello ön planda
olan bir enstrüman değildi ve müzikteki bas sesi vererek parçadaki
boşlukları doldururdu. Ancak, barok döneminde, Antonia Vivaldi ve Luigi
Boccherini gibi besteciler yalnızca çello için suitler yazdılar. 19.yy
gelindiğinde çello için konçerto ve benzeri eserler Johannes Brahms ve
Antonin Dvorak gibi isimler tarafından yazılmışlardı. 20. yy da da
Sergei Prokofiev ve Dmitri Shostakovich gibi besteciler çello’nun
olanaklarını keşfedip bir solo enstrüman olarak geliştirdiler.
Yaylı Bas (Kontrbas)
Çift
bas (yaylı bas veya bas keman veya kontrbas ) olarak tanınan bu
enstrüman, keman ailesinin en büyük ve en pes sesleri veren üyesidir.
Genelde 1,80 m boyunda olup 4 teli vardır. Bazılarında bir telin
uzatılıp tonu tizleştiren bir düzenek vardır. Ses çıkarmak için
müzisyen bir eliyle perdelerde dolaşırken diğeriyle telleri çeker veya
üzerinde yay gezdirir. Bottesini bu saz için görkemli konçertolar
bestelemiştir.
Tarihçe:
3
telli baslar 18. ve 19. yy da çok yaygındılar ve bugün de Doğu Avrupa
halk müziğinde kullanılmaktadırlar. 19.yy gelene kadar bası çalmanın
tek yolu dışa eğimli bir yaydı. Daha sonraları müzisyenler telleri
çekmeyi ve içe dönük yayla da ses çıkartmayı keşfettiler. Baslar
orkestra ve oda müziklerinde kullanılagelmiştir. Bugün de jazz ve diğer
popüler müzik türlerinde önemli bir ritm aletidir.
kaynak:www.klasikmuzik.org
30 Ekim 2008 18:56 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
el işleri
,
kazak
,
v yaka yapımı
,
örgü çeşitleri
Öncelikle bu kazağın başlangıcında 2-3 sıra haroşa ya da 1 ters 1 düz yapın.Yaprak motifi uygulanmış.
Yaprak motifi:örnekli kısımda uzun ilmik çekin ve çapraz şekilde 3′ünü
sağa 3′ünü sola geçirin.sonra tekrar 3 sıra haroşa örün.bu kısmı 5 kere
tekrarlayın.
Yanlardan sağ ya da sol tarafa ilik açın.İstediğiniz göğüs ölçüsüne
gelince yanlardan 1 er ilmek eksiltin.Kollara yine istediğiniz ölçüde 2
ters 2 düz başlayarak devam edin.Yaprak motifi uygulayıp kesim yerini
3-2-1 yapın.Yakayı da tamamlayıp dikin.2 ters 2 düz lastik yaptıktan
sonra işlem tamamdır
V YAKA YAPIMI
v yakaya
gelmeden önce imeğini say v yakaya geldiğinde örneğin 80 ilmeğin varsa
40 nı başka şişte beklet. diğer 40 ilmeği her sırada kes yakanın bir
bölümünü bitir bu şekilde.diğer tarafta beklettiğin 40 ilmeği şişe tak
ve aynı şekilde her sırada yaka tarafından 1 ilmek kesin