18 Ağustos 2008 05:10 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
asit
,
element
,
kimya
,
kovalent
,
mol
,
periyodik
,
sıcaklık
,
tepkime
,
çözelti
,
çözeltiler
,
ısı
ÇÖZELTİLER
Amaç
Çözeltiler deneyinde, çözünürlük ve çözünme hızını hangi faktörlerin
nasıl etkilediği, ayrıca bir çözücünün içine buharlaşmayan bir çözünen
eklendiğinde çözücünün kaynama noktasında ne gibi değişiklikler olduğu
incelenecektir.
Teori
Bir maddenin başka bir madde tanecikleri arasında, iyonlar ya da
moleküller halinde, homojen olarak dağılmasına çözünme denir. Bağıl
miktarları çözünürlük sınırına kadar değişebilen iki ya da daha çok
maddeden oluşan homojen karışıma çözelti denir. Çözeltiler özellik
olarak iki tür bileşen içerir;
Çözücü: Genellikle çözeltideki miktarı fazla olan bileşendir. İçindeki maddeyi homojen olarak dağıtır.
Çözünen (homojen dağılan): Çözücü dışındaki bileşendir.
mçözelti =mçözücü+mçözünen
Verilen bir çözelti için belirli miktar çözücüde çözünmüş madde
miktarına derişim (konsantrasyon) denir. Derişimin düşük olduğu
çözeltilere seyreltik çözeltiler, yüksek olduğu çözeltilere ise derişik
çözeltiler denir.
Çözelti Türleri
I. Çözücünün Haline Göre: Üç tür çözelti vardır. Her bir tür; içinde
çözünen maddenin haline göre, üç alt türe ayrılır. Böylece çözücü ve
çözünenin hallerine göre 9 tür çözelti oluşturulabilir.
II. Elektrik Akımı İletmelerine Göre: Çözeltiler elektrik akımını
iletip iletmeme durumuna göre, başlıca 2 gruba ayrılarak incelenirler.
Elektrik akımını ileten çözeltiler: Asit. Baz, tuz gibi maddeler suda
çözündüğünde iyon oluştururlar. Bu nedenle çözeltileri elektrik akımını
iletir. Elektrolit çözelti adını alırlar.
Elektrik akımını iletmeyen çözeltiler: Şeker, alkol gibi suda
moleküller halinde çözünen maddelerin sulu çözeltileri elektrik akımını
iletmezler.
III. Çözünen Madde Miktarına Göre:
Doymuş Çözeltiler: Belli bir sıcaklıkta birim hacim ya da, birim kütle
çözücü içinde çözünürlüğün belirlediği ölçüde çözünen içeren
çözeltilerdir. Aynı sıcaklıkta daha fazla madde çözmezler.
Aşırı doymuş çözeltiler: Belli bir sıcaklıkta içinde doymuş çözeltinin
çözdüğü çözünen madde miktarından daha fazla madde çözünmüş
çözeltilerdir. Kararsızdırlar. Bir miktar çözünen madde çökerek doymuş
çözelti haline gelirler.
Doymamış çözeltiler: Belli bir sıcaklıkta doymuş çözeltinin çözdüğü
maddeden daha az çözünen içeren çözeltilerdir. İstenildiğinde aynı
sıcaklıkta bir miktar madde daha çözerek doymuş çözelti haline
getirilebilirler.
Çözeltilerin Özellikleri
Buhar basıncı: Sabit sıcaklıkta sıvı – katı çözeltinin buhar basıncı, saf çözücüsünün buhar basıncından küçüktür.
Kaynama sıcaklığı: Çözeltinin kaynama sıcaklığı saf sıvı çözücüsünden
yüksektir. Kaynadıkça bir süre kaynama sıcaklığı yükselir, doygunluk
noktasında sabitleşir.
Grafiklerden görüldüğü gibi sulu çözelti saf sudan daha yüksek
sıcaklıkta kaynamaya başlamıştır. Bir süre kaynadıktan sonra doymuş
çözelti oluşur. Kaynama sıcaklığı sabitleşir.
Erime sıcaklığı: Bir katı çözeltinin erimeye başladığı sıcaklık, saf çözücüsünün erime sıcaklığından düşüktür.
Donma sıcaklığı: Sıvı bir çözeltinin donmaya başladığı sıcaklık, saf
çözücünün donma sıcaklığından düşüktür. (donma sıcaklığı düşmesi)
Çözünürlük
Bir maddenin, belli bir sıcaklıkta, bir sıvıdaki doymuş çözeltisinin derişimine, maddenin o sıvıdaki çözünürlüğü denir.
Belli bir sıcaklıkta bir litre doymuş sulu çözeltide çözünmüş maddenin mol sayısı molarite türünden çözünürlüğü verir.
Çözünürlük Dengesine Etki Eden Elementler
Sıcaklığın Etkisi: Maddelerin çözünürlüğüne sıcaklığın etkisi, doymuş
bir çözelti hazırlanırken alınan ya da verilen ısı miktarına bağlıdır.
Sistem üzerine sıcaklık değişiminin etkisi, Henri Le Chatelier
tarafından ortaya konulmuş kural yardımıyla incelenebilir. Bu kurala
göre, dengedeki bir sisteme dışarıdan bir etki yapıldığında, sistem bu
etkiyi yok edecek şekilde yeni bir denge oluşturmaya çalışır. Çözünme
olayının ekzotermik ya da endotermik oluşuna göre farklılık gösterir.
Buna göre;
Ekzotemik çözünmelerde DHç < 0 tür. Bu nedenle sıcaklık artışı
dengeyi çökme lehine değiştirir. Le Chatelier kuralına göre, bu durumda
sıcaklık artarken çözünürlük azalır. Bu durum, sıvı içinde gaz
çözeltileri için geçerlidir.
Çözünen + H2O Doymuş çözelti + Enerji
Endotermik çözünmelerde DHç > 0 tür. Bu nedenle sıcaklık artışı
dengeyi çözünme lehine değiştirir. Isı alarak çözünen maddelerin
doygunluk civarında çözünürlükleri, sıcaklığın artmasıyla artar. Bu
sistemin sıcaklığı arttırılırsa Le Chatelier kuralına göre sistem,
sıcaklığını düşürecek şekilde sağa doğru kayar. Bunun anlamı ise, daha
fazla maddenin çözüneceğidir. Bu durum, çoğu iyonik bileşiklerin
çözeltileri için geçerlidir.
Enerji + Çözünen + H2O Doymuş çözelti
Çözücünün Türü: bir çözücü kendi yapısına benzer yapıdaki maddeyi daha
iyi çözer. Genellikle polar maddeler sadece polar çözücülerde, polar
olmayanlar (apolar) ise sadece polar olmayan çözücülerde çözünürler.
Bu, çözünürlüğün birinci kuralıdır ve şöyle özetlenebilir; ‘ benzer,
benzeri çözer.’
Örnek olarak;
I2(k) alkolde suda olduğundan daha çok çözünür.
I2(k) + Alkol I2 (alkolde)
NaCl(k) suda çok fazla, alkolde ise çok az çözünür.
NaCl(k) + Su Na+(suda) + Cl-(suda)
Ortak İyon Etkisi: Az çözünen bir maddenin, içerdiği iyonlardan birini
bulunduran (ortak iyon) bir çözeltide çözünürlüğü daha da azaltır.
Ortak iyon denge sisteminde derişim artışı etkisine neden olur. Denge
çökme lehine bozulur. Ortak iyon içeren çözeltilerde çözünürlük azalır.
Basınç Etkisi: Basınç gazların sudaki çözünürlüğünü artırır. Örnek
olarak; gazoz, şekerli suda yüksek basınçta CO2 gazı çözünmesiyle
oluşur. Kapağı açıldığında basınç azalacağından gaz kabarcıkları
halinde CO2 gazı ayrılır.
Bir çözeltide çözünen yüzeyi ne kadar fazla olursa çözünme hızı da o
kadar fazla artacaktır. Çünkü bu durumda, birim zamanda daha fazla
çözünen çözücüyle temas edecektir.
Çözeltilerin Donma ve Kaynama Noktaları
Uçucu olmayan maddelerle hazırlanan çözeltilerde buhar basıncı düşmesi bu çözeltilerin donma ve kaynama noktalarını etkiler.
Bir sıvının kaynama noktası, sıvının buhar basıncının, dış atmosfer
basıncına eşit olduğu sıcaklık olarak tanımlanır. Bir atmosfer basınç
altında ölçülen kaynama noktasına ‘normal kaynama noktası’ adı verilir.
Uçucu olmayan bir madde, içinde bulunduğu çözücünün buhar basıncını
azalttığından, çözelti saf çözücünün normal kaynama noktasında
kaynamaz. Çözeltinin buhar basıncını bir atmosfere çıkarmak için
sıcaklığının çözücünün normal kaynama sıcaklığının üstüne çıkarılması
gerekir. Şu halde uçucu olmayan maddelerin çözülmesiyle hazırlanan
çözeltilerin kaynama noktaları saf çözücülerinkinden daha yüksektir.
Kaynama noktasındaki yükselme çözeltideki çözünenin derişimi ile
orantılıdır. Aşağıdaki bağıntı bu ilişkiyi ifade etmektedir.
DTb=Kb x m
m:molalite
Kb:molal kaynama noktası yükselmesi sabiti
Donma noktasında katı ve sıvının buhar basıncı eşittir. Sıvı çözücü ile
katı çözücünün buhar basıncı eğrileri çözeltinin donma noktasında
kesişir. Ancak bu sıcaklıkta çözeltinin buhar basıncı saf çözücünün
denge buhar basıncından daha düşüktür. Çözeltinin buhar basıncı eğrisi,
katı çözücünün buhar basıncı eğrisini daha düşük bir sıcaklıkta keser.
Bu nedenle, çözeltinin donma noktası, saf çözücününkinden daha
düşüktür. Kaynama noktası yükselmesindeki gibi donma noktası düşmesi de
çözelti derişimine ve çözücüye bağlıdır. Aşağıdaki bağıntı bu ilişkiyi
ifade etmektedir.
DTf=Kf x m
m: molalite
Kf :molal donma noktası düşmesi sabiti
Deneyin Yapılışı
1. Aşama : Çözünenin ve çözücünün yapısı
Su, etil alkol, karbontetraklorür(CCl4) bulunduran deney tüplerini
içine ayrı ayrı biçimde tuz, sukroz, parafin ve I2 maddeleri eklendi ve
çözünebilirlikleri incelendi. En son olarak da bu veriler veri
defterine kaydedildi.
2. Aşama : Çözünmede öğütmenin etkisi
Yaklaşık aynı büyüklükte iki adet bakır(II) sülfat kristali(CuSO4)
alındı. Kristallerden biri iyice öğütüldü, diğeri ise bütün olarak iki
ayrı deney tüpüne konuldu ve her birine 2ml su eklenerek tüpler
çalkalandı En son gözlemler not edildi.
3. Aşama: Çözünürlüğe sıcaklığın etkisi
İki ayrı deney tüpüne de eşit miktarda su ve tuz konuldu. Daha sonra
tüplerden biri bagetle karıştırıldı. Diğeri ise bunzen bekinde ısıtıldı
Bu sırada deney tüpündeki değişiklikler gözlemlendi
4. Aşama: Çözücünün kaynama noktasına çözünenin etkisi
Bir beherin içine 50ml su eklendi ve bunzen beki alevinde kaynayıncaya
kadar ısıtıldı. Kaynayınca içine termometre sarkıtılıp suyun kaynama
noktası ölçüldü. Daha sonra üstüne üçer defa ayrı ayrı 5 er NaCl
eklenerek kaynama noktaları incelendi. Veriler düzenli olarak
kaydedildi.
Sonuçlar
1. Aşama
Çözücü/
Çözünen
Tuz
Sukroz
Parafin
I2
Su Çözündü
Şeffaf renk Çözündü
Şeffaf renk Çözünmedi
Yüzüyor Az çözündü
Sarımtrak renk
Etil alkol
Çözünmedi
Çözünmedi
Çözünmedi Çözündü
Kızıl-kahve
renk
CCl4
Çözünmedi
Çözünmedi
Çözünmedi Çözündü
Pembe- mor
renk
2. Aşama
Öğütülmüş CuSO4 kristali, öğütülmemiş CuSO4 kristalinden daha çabuk çözündü. Sonunda iki çözelti de açık mavi renk aldı.
3. Aşama
Isıtılan tuzlu - su çözeltisinin daha çabuk çözündüğü görüldü.
4. Aşama
50 gr saf su 95 oC de kaynadı. Üzerine 5 gr NaCl eklendiğinde çözelti
101 oC de kaynadı. Daha sonra 5 gr daha tuz eklendiğinde çözelti 105 oC
de kaynadı. En son olarak 5 gr eklendiğinde su 106 oC de kaynadı.
Yorum
Bu deneyimizde çözünürlüğe sıcaklığın, öğütmenin ve çözeltinin
bileşenlerinin türünün etkisini inceledik. Ayrıca suyun içinde
doygunluk derecesine kadar madde çözünüldüğünde çözeltinin kaynama
noktasının devamlı arttığını, çözelti doymuş çözelti haline geldiği
zaman çözeltinin kaynama noktasının sabit kaldığını öğrendik.
18 Ağustos 2008 05:10 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
kimya
,
radyoaktif bozunma çeşitleri
RADYOAKTiF BOZUNMA VE ÇESiTLERi
Radyoaktiflik,radyoaktif
denilen baz ı cisimlerin kendilerinden bir parçalanma sonucu fotoğraf
plakalarına etki eden,gazları iyonlaştırıp elektriğe karşı etkin kılan
ve daha bazı olaylara sebep olan çeşitli radyasyonlar yayabilme
özelliğidir. Bir radyoaktif çekirdeğin kendiliğinden başka bir
çekirdeğe değişmesi olayına dezentegrasyon denir. Yapma olarak bir çekirdekten bir başka çekirdeğin elde edilmesi olayına da transmütasyon denir.
Radyoaktif
elementler kendiliğinden hızla veya yavaş yavaş parçalanarak yapı
değiştiren kararsız atomlardan meydana gelir. Çekirdekleri,duruma göre
pozitif veya negatif elektronlar ya da helyum çekirdekleri yayar.
Birinci durumda element,periyodik sınıflandırmanın bir hanesinden hemen
bitişik hanesine geçer;ikinci durumda ise iki hane atlar.
Bazı
radyoaktif elementlere doğada rastlanır;bunlar,kendiliğinden
başkalaşıma uğrayarak birbirinden türeyen dört basit cisim grubu
meydana getirir:her üçü de kurşuna dönüşerek kararlı hale geçen
uranyum,toryum ve aktinyum grupları ile bizmuta dönüşerek kararlı olan
neptünyum gurubu F. ve İ. Joliot-Curie’ler 1934’te,kararlı atomları
cisimcik bombardımanına tutarak,bilinen elementlerin kararsız
izotopları olan suni radyoaktif elementleri elde etmeyi başardılar.
Bugün tedavi uygulamalarında radyumun yerini alabilen ve radyoaktif
gösterge olarak kullanılan yüzlerce suni radyoaktif element vardır.
Radyoaktif
bozunma ise kararsız-dengesiz bazı atom çekirdeklerinin radyasyon
yaparak bozunmasıdır. Çekirdekler Alfa partikülleri (helyum
çekirdekleri),Beta ışınları (elektron ışınları) ve Gamma ışınları (çok
kısa dalgalı elektromanyetik radyasyon) yayarlar. Son ikisi çoğu kez
birlikte yayılır. Bunlardan en az girici olanlar Alfa partikülleridir.
Beta ışınlar bunlardan daha girici ışınlardır. En derinlere kadar giren
(kuşun içine doğru 100mm. kadar girebilir) ışınlar Gamma
ışınlarıdırlar. 1896 yılında Becquerel uranyum bileşiklerinin
özellikle,uranitin adını alan cevherin kendiliğinden enerji yaydığını
saptadı. Etkinin şiddetinin uranyum miktarına bağlı olması,bu enerjinin
atomlardan kaynaklandığının belirtisi idi. Marie ve Pierre Curie
radyum,polonyum ve toryum adlarını verdikleri başka radyoaktif
elementleri keşfettiler. Günümüzde yaklaşım 40 kadar doğal ve çok büyük
sayıda yapay radyoaktif izotop cinsi bilinmektedir. Radyoaktif
atomların bozunma hızlarına ne sıcaklık,basınç ya da elektromanyetik
alan gibi fiziksel koşullar,ne de kimyasal reaksiyonlara katılmak gibi
olaylar etki ederler;ışıma fiziksel ya da kimyasal koşullardan bağımsız
olarak sürer. Her bozunan çekirdek türü için kendine özgü bir yarı ömür
değeri vardır. 1902 yılında Rutherford ve Soddy bir radyoaktif
çekirdeğin bozunma ürünü olan ikinci çekirdeğin de radyoaktif olacağına
bunun bozunması ile de üçüncü bir radyoaktif çekirdek ortaya
çıkacağını;birbirini izleyen bu radyoaktif çekirdeklerin bir dizi
oluşturacağını,dizinin radyoaktif olmayan kararlı-dengeli bir
çekirdeğin oluşumu ile son bulacağını öne sürdüler. Daha sonra atom
ağırlığı büyük radyoaktif elementlerin oluşturduğu üç doğal radyoaktif
bozunma dizisi bulundu. Bunlar aktinyum,toryum ve uranyum radyoaktif
dizileridir. Doğal radyoaktif elementlerin dışında partikül
hızlandırıcılar yardımı ile ya da nükleer reaktörler de gerçekleşen
çekirdek reaksiyonları ile çok sayıda yapay radyoaktif atom
üretilmektedir.Bu yapay radyoaktif atomlar (çekirdekler) arasında doğal
radyoaktif dizilerde yer alabilecek olanlarda çıkmaktadır. Değişik
radyoaktiflik örnekleri bilinmektedir. En çok görülen radyoaktiflik
türü beta ışımasıdır. Bu ışıma atom çekirdeği içinde bir nötronun ve
antinötrino fırlatıp protona dönüşmesi ile gerçekleşir. Bu dönüşüm atom
numarasını bir arttırırken kütle numarasını değiştirmez. Bazı ağır
çekirdekler ise Alfa ışıması yapar. Yani helyum çekirdekleri
fırlatırlar. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan yavru çekirdeğin atom
numarası ana çekirdekten iki sayısı kadar eksik,kütle numarası ise dört
sayısı kadar eksik olur. Oluşan yavru çekirdek bazen fazla enerji
içerebilir. Bu durumda bir Gamma fotonu fırlatarak daha küçük enerji
düzeyine iner. Gamma ışıması çoğu Beta ışıması ile,bazen de Alfa
ışıması ile birlikte gerçekleşir. Radyoaktif maddeler atom ve
molekülleri yoğunlaştıran,böylece molekül yapılarını bozan ışınlar
yaydıkları için canlılar için tehlikelidirler. Bu nedenle böyle
maddelerle çalışırken mutlaka özel önlemler alınmalıdır.
Yapılan
araştırmalar sonucu radiumun Alfa,Beta ve Gamma ışınları yaydığı tespit
edilmiştir.Bunları bir mağnetik alan yardımıyla birbirinden ayırmak
mümkündür. Kurşundan bir kröze içine bir miktar radium koyup bir
mağnetik alana tabi tutulursa radyasyonlar üç grupta incelenir. Bir
kısmı hafifçe sola sapar,pozitif yüklüdürler. Bunlar iki elementer yüke
malik olan helium çekirdekleridir,bunlara Alfa ışınları denir. Bir kısmı fazlaca sağa sapar,negatif elektronlar olup bunlara Beta ışınları denir. Bir kısmı hiç sapmaz,bunlar çok kısa dalga boylu elektromagnetik dalgalar olup bunlara Gamma ışını denir.
ALFA I ŞINLARI
Alfa
ışınları iki defa pozitif yüklü helyum çekirdekleridir. Gerçekten Alfa
partiküllerinin sipesifik yükleri (E/M) bu partikülleri veren
radyoaktif cisim ne olursa olsun,daima hirdorjeninkinin yarısına
eşittir. Bu sonuç ancak Alfa taneciklerinin atom ağırlığının ikiye eşit
olduğu veya Rutherford’un ilk anda ileriye sürdüğü gibi,bunların
kütlesi dört olan ve her biri 2e yüküne malik atomlardan ibaret olduğu
şekilde izah edilebilir. Ramsay,1904’te Rutherford’un ileri görüşünün
tamamiyle yerinde olduğunu denel olarak ispat etmiştir. Gayet ince
çeperli fakat gazları geçirmeyen bir cam ampul içerisine radon
konmuştur. Bu ampulde daha büyük,havası boşaltılmış ve iki elektrot
elde eden bir başka ampul içerisine alınmıştır. Bir müddet sonra dış
ampulde husule getirilen bir deşarjın helium sepktromunu verdiği
görülmüştür. Deneme şartlarına göre bu helium ancak ince kenarlı bir
ince ampülün çeperinden geçebilen Alfa partiküllerinden ileri
gelebilirdi.
86 Rn 222 84 RaA 218 + 2 He 4
Böylece
şüpheye mahal kalmaksızın alfa partiküllerinin helium çekirdeklerinden
ibaret oldukları meydana konulmuştur. Alfa ışınları radyoaktif atomdan
bu atoma bağlı olarak,çok büyük bir hızla yayınlanırlar.
Örneğin
RaC’nin verdiği partiküllerinin hızları 19.220Km/s dir. Bir Alfa
partikülünün kütlesi yaklaşık olarak 4/6,02.10 23 gram olduğuna göre
kinetik enerjisi
E k =1/2 mv 2 =4 * (1,92 * 10 9 ) 2 / 2 * 6,02.10 23 =1,22.10 -5 erg
=7,68.10 6 eV veya 7,68 MeV dir.
Alfa
ışınlarının enerjileri 4-8 MeV arasında değişir. Bir radyoelementin
verdiği Alfa ışınları genellikle aynı enerjiye maliktirler,yani bunlar
monokinetirler veya aynı enerjiye malik gruplar olarak kendini
gösterirler. Alfa ışınları iyonlaştırıcı ışınlardır. Alfa
partikülleri,Beta partiküllerinin tersine,az giricidirler.Birkaç
santimetre kalınlığındaki hava ya da kalınlığı milimetrenin
birkaç
yüzde birini geçmeyen alüminyum tabakasından geçebilirler. Bir ışının
meydana geldiği andan itibaren durdurulduğu ana kadar bir ortamda
aldığı yola,bir ışının o ortamdaki yolu ya da yol uzunluğu
denir.Çizelde IX’da bazı alfa taneciklerinin enerji ve yoları
verilmiştir. Alfa ışınlarının havadaki yolları ilk hızlarının küpü ile
orantılıdır. R=kv 0 3 . bu kanunun geçerli olduğu sınırlar içinde Alfa
partiküllerinin iyonlaştırma gücü,partikülün hızı ile ters orantılıdır
ve bir Alfa partikülünün meydana getirdiği iyon sayısı R 2/3 ile
orantılıdır. R,partikülün yoludur. Radyoaktif cisimlerin elektrik,ısı
ve kimyasal olayları,esas itibariyle,Alfa ışınlarından ileri gelir. Bir
radyoaktif cismin verdiği Alfa partiküllerin saymak suretiyle Avogadro
sayısı bulunabilir. Bunun için bir taraftan bir radyoaktif cismin belli
bir miktarının bir saniyede verdiği Alfa partikülü sayısı öte yandan da
aynı cismin belli bir kütlesini belli bir zamanda verdiği helyum hacmi
ölçülür. Ve buradan 11,2 litredeki helyum sayısı hesaplanır.N=6,5.10 23
bulunmuştur.
18 Ağustos 2008 05:09 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
elektroliz nedir
,
kimya
Elektroliz Nedir?
Bir elektrik
akımı tarafından aşılan bir elektrolitin uğradığı ayrışmaya elektroliz
denir. Elektroliz, bu akımın elektrolit içinde iletilmesiyle birlikte
gelişir. Elektrolit, çoğunlukla erimiş olarak ya da bir tuz eriyiğinin
sulu çözeltisi halindedir. Volta pilinin bulunmasıyla (1800) ve suyun
elektrolizine uygulanmasıyla ilgili ilk deneyler, XIX. yy’ın başlarında
gerçekleştirilmiştir.Elektroliz sözcüğünün, olayı özel olarak inceleyen
Michael Faraday tarafından ortaya atıldığı sanılmaktadır.
Elektroliz ile ilgili bazı terimler:
Elektrolit:İçinde serbest iyon bulunduran ortamlara denir.
Elektrot:Elektrolit içine batırılan metallere denir.
Anot:Bir elektroliz kabında üreticinin pozitif kutbuna bağlı elektroda denir.
Katot: Elektroliz kabında üreticinin negatif kutbuna bağlı elektroda denir.
Elektrolizin Uygulama Alanları
Elektroliz, öncelikle,
elektrolizle metalürjilerde, metallerin hazırlanmasında (çözünmez anot)
ya da arıtılmasında (çözünür anot) kullanılır. Elektroliz, ayrıca,
galvanoplastide, bir elektrolitik metal birikimiyle metal birikimiyle
döküm kalıbına biçim vermede aşınmaya karşı korumada ve bir metal
çökeltisiyle metallerin kaplanmasında (sözgelimi, nikel kaplama, çinko
kaplama, kadmiyum kaplama, krom kaplama, gümüş ya da altın kaplama) baş
vurulan bir yöntemdir. Arı hidrojen, özellikle, suyun elektroliziyle
elde edilir. Öbür uygulamaları arasında, gaz üretimi (klor), metal
üstünde koruyucu oksitli anot tabakalarının elde edilmesi (alüminyumun,
alümin aracılığıyla anotlaştırılması işlemi) elektrolizle parlatma,
metallerin katot ya da anot olarak yağlardan arındırılması sayılabilir.
Elektroliz, akım şiddetlerinin, özellikle de voltametrelerdeki akım
miktarlarının ölçülmesine de olanak verir. Sürekli akım yardımıyla,
organik dokuların ayrıştırılmasına dayanan tedavi elektrolizi,
cerrahide sinir uçlarının (nöronların), sertleşen urların, burun
deliklerindeki poliplerin yok edilmesinde, sidik yolu (üretra) ya da
yemek borusu daralmalarının tedavisinde vb. kullanılır.
ELEKTROLİZDEN YARARLANMA
1.Metallerin Ayrıştırılması
Bunun için hangi metal ayrıştılıcaksa,o metalin bir tuzunun çözeltisi
hazırlanır.Bu yöntem en çok bakır matali için kullanılır.Çözelti içine
batırılan elektrotlardan biri arı bakır diğeri de arı olmayan
bakırdır.Bakır iyonları (+)yüklü olduğundan katoda gider orada
nötrleşerek arılaştırılmış olur.
2.Metalle Kaplamacılık
Herhangi bir metalle kaplamak istediğimiz bir cisim elektroliz kabında
katot olarak kullanılır.Hangi metalle kaplamak istiyorsak o da anot
olarak seçilir.Çözelti yerine anot olarak kullanılan metalin tuzunun,
sudaki çözeltisi alınırTeknikte kromaj,nikelaj ve gümüşle kaplama bu
metodla olur.Bir demir çatal nikelle kaplanmak isteniyorsa,çatal
katot,nikel ise anot olarak seçilir.Çözelti olarak nikel tuzu çözeltisi
kullanılır.Sulu çözelti içindeki nikel iyonları katoda gider ve element
halinde birikerek kaplama olayını gerçekleştirirler
-1-
Suyun Elektroliz Deneyi
Deneyin amacı: Suyun,elektroliz yoluyla hidrojen ve oksijene ayrılması.
Araç ve Gereçler: 8 yuvarlak pil ve pil yatağı (veya 12 voltluk doğru akım güç kaynağı)
İletken teller ve tel tutturucuları
3 beherglas (250 cm3)
3 deney tüpü
6 çelik elektrot
Çamaşır suyu sodası çözeltisi
Ön bilgiler ve deney yapılışı: Temiz bir kaba 500cm3 saf su konur. 60
gr çamaşır sodasını (Na2 CO3 H2 O) azar azar su içine döküp
karıştırarak çözünüz. Daha sonra çözeltiye, 1000cm3’e çıkıncaya kadar
saf su ilave edilir. Böylece yaklaşık %5’lik çözelti hazırlanmış olur.
250 cm3’lük temiz bir beherin üçte ikisine kadar çözelti konur. İki
deney tüpü alarak bunlar ağızlarına kadar ağızlarına kadar çözeltiyle
doldurulur. Kesiti tüp ağzından daha geniş bir tıpayı parmağınızla bu
tüpün ağzında tutarak tüp ters çevrilir ve beherdeki çözeltiye
daldırılır. Daha sonra parmak çekilir ve tıpa çözeltiden alınır.
Böylece tüp içine hava girmesi önlenmiş olur. İkinci tüp için de aynı
işlem yapılır. İki çelik elektrot alınarak bunları, birer uçları
çözelti içindeki tüpler içine girecek şekilde yerleştirilir.
Elektrotların çözelti dışında kalan uçlarına tel tutturucuları ile
iletken teller bağlanır. İletken tellerden birinin ucunu seri bağlı
pillerin veya doğru akım güç kaynağının (+) ucu ile birleştirilir.
Diğer iletken ucunu pil veya güç kaynağının (-) ucuna dokundurulup
çekilir.
Elektroliz kabındaki elektrotlardan güç kaynağının (+) ucuna
bağlanmıştı. Şimdi de diğer elektrotu güç kaynağının (-) ucuna bağlanıp
saate bakılır.5, 10, 15. dakikada tüplerde toplanan gaz miktarları
tüpler üzerinde işaretlenir ve devre kesilir. Güç kaynağının (-) ucuna
bağlı elektrotun bulunduğu tüpte hidrojen gazı diğer tüpte de oksijen
gazı toplanır.
Sonuç: Su, kendini meydana getiren hidrojen ve oksijene ayrışmış olur.
Elektrolizi Kim Bulmuştur?
Michael Faraday
(Newington, Surrey, bugün Southwark – Hampton Court 1791-1867)
Bir demir işçisinin oğluydu. Londra’da bir kitapçı kırtasiyede
çalışmaya başladı, daha sonra bir ciltçinin yanında çırak oldu. Böylece
çok sayıda kitap okuma fırsatını buldu ve özellikle Kimya ve elektriğe
ilgi duydu. Geceleri Davy’nin Royal İnstitution’da verdiği derslere
katıldı ve bilimsel konferansları izledi. Davy burada kendisine
asistanlık görevi verdi; aynı yerde 1825’te laboratuar müdürü, 1833’te
de kimya profesörü oldu.
Kimya ile ilgili ilk araştırmalarında maden kömürü katranlarında
benzeni buldu. Basit bir aletin içinde sıkıştırma ve soğutma yoluyla,
çağında bilinen hemen hemen bütün gazları sıvılaştırmayı başardı.
Qersted’in buluşundan sonra 1824 yılında elektromanyetikliği incelemeye
başladı ve bir mıknatısın elektrik akımı üzerindeki etkisini gözledi;
böylece Ampére’in kuramlarını tamamlamış oldu. Bu yolla, sürekli
mıknatısların etkisi altındaki bir devreyi döndürmeyi başardı ve
elektrik motorunu çalıştıracak ilkeyi bulmuş oldu. 1831’de, kuşkusuz en
önemli buluşunu gerçekleştirdi: mekanik enerjiyi elektrik enerjisine
çeviren elektromanyetik indüklemeyi bularak dinamoların yapımını
sağladı.1833’te elektroliz kuramını ortaya koydu; olayın adını,
elektrot ve iyon terimlerini ortaya attı: kendi adını taşıyan nitelik
ve nicelik yasalarını belirledi. Daha sonra elektrostatikle uğraştı,
1843’te elektroskopa bağlı silindir yardımıyla elektriğin korunumu
ilkesini doğruladı. Etkiyle elektriklenme kuramını ortaya koydu; çukur
bir iletkenin ( Faraday kafesi) elektrostatik etkilere ekran
oluşturduğunu gösterdi. 1846’da elektrostatik enerjinin dielektriklerde
yerleştiğini buldu. Bu buluşu Maxwell’in elektromanyetiklik kuramını
geliştirmesine yardımcı oldu ve elektrikle Hertz dalgaları arasındaki
bağıntıları açıklamaya yaradı. Yine bu buluş yalıtkanların özgül
indükleme gücünü tanımlamayı sağladı. 1838’de elektro-ışıldama olayını
ortaya koydu. 1845 tarihli son buluşları, polarize ışığın manyetik alan
üzerindeki etkisi de diyamanyetikliktir.
18 Ağustos 2008 05:08 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
kimya
,
kimyasal bağlar ve hibritleşme
Kimyasal Bağlar ve Hibritleşme
01. İyonik Bağlar
Elektronegatiflikleri farklı olan iki atom arasındaki elektron alış
verişi sonucunda oluşan (+) ve (-) yüklü iyonlar birbirlerine iyonik
bağlarla bağlanır. Bu iyonlar arasındaki bağ elektrostatik çekim
kuvvetidir.
Örnek olarak NaCl verecek olursak Na (sodyum) bir elektron vererek Na+
katyonunu oluşturur ve bu elektron Cl (klor) tarafından alınır ve Cl-
anyonunu oluşturur. İki zıt yüklü iyon arasındaki elektrostatik çekim
nedeniyle iyonik bir bağ oluşur. Bu kuvvetli çekim kuvvetinden dolayı
erime noktaları yüksektir.
İyonik bileşik oluşturma kuralları
İki farklı cins atomun iyonik bir bileşik oluşturup oluşturamayacağı
iyonlaşma enerjisi, elektron ilgisi, elektronegatiftik gibi
özelliklerinden yararlanılarak anlaşılır.
İyonlaşma enerjisi: Metalin iyonlaşma enerjisi ne kadar küçükse, yani
ne kadar düşük bir enerji ile elektron verebiliyorsa o kadar kolay
iyonik bileşik oluşturabilme yeteneği vardır. Periyodik tabloda soldan
sağa gidildikçe katyonun üzerindeki pozitif yük artacağı için
elektronun atomdan ayrılması güçleşir iyonlaşma enerjisi de büyür: Na+,
Mg2+ , Al3+,... sırasında sodyumun tüm bileşikleri iyonikken magnezyum
ve alüminyum kovalent bağlı bileşikler oluşturabilir.
Elektron ilgisi: Ametalin elektron ilgisi ne kadar büyük olursa iyonik
bileşiğin oluşumu da o derece daha kesin olur. Yine periyodik tabloda
soldan sağa gidildikçe anyon üzerindeki negatif yük sayısı azalır ve
elektron ilgisi artarak iyonik bileşik oluşturmaya eğilimlenir. C 4-,
N3-, O 2-, F - sırasına göre flor en yüksek iyonik bileşik yapma
yeteğine sahiptir.
Kristal yapıyı oluşturma enerjisi: Elektron alış verişi ile katyon ve
anyon oluştuktan sonra bu iki iyon birbirlerini çekerek kristal yapıyı
meydana getirir. Kristal yapıyı meydana getirme esnasında bir enerji
açığa çıkar. Meydana gelen bu enerjiyle kristal yapıyı oluşturma
şansıda artar.
Elektronegatiflik: Bileşik yapan iki ayrı cins atomun elektronegatiflik
değerleri birbirinden çıkarılır. Eğer bu fark 1.7 den büyükse bağ
iyonik bağdır. Atomlar arasındaki elektronegativite farkı 1.7 ile 0.5
arasında ise bağ polar kovalent bağ, 0.5 den küçük ise bağ apolar
kovalent bağ olarak nitelendirilir.
NaF bileşiğinde, Na atomunun elektronegativitesi 0.9, Florun ise 4.0 dır.
Elektronegativite farkı 4.0- 0.9 = 3.1 Bunun neticesinde NaF bileşiğindeki bağ iyonik bağdır.
02. Kovalent Bağlar
Elektronegatiflikleri birbirine yakın veya aynı olan atomların
elektronlarını ortaklaşa kullanmaları sonucunda oluşan bağa kovalent
bağ denir. H2, F2, Cl2, O2, P4 , S8 kovalent bağlı moleküllerdir.
Lewis kuralına göre
Cl ile Cl birer elektronlarını ortaklaşa kullanarak kovalent bağ
oluşturur. Bu elektron çifti bağ olarak çizgi şeklinde gösterilir.
Cl-Cl
Aynı iki atom arasında bir elektron çiftinden daha fazla elektron
ortaklaşa kullanılabilir. Buna çoklu kovalent bağ ismi verilir. Çift
bağda, iki atom arasında iki elektron çifti, üç bağda ise üç elektron
çifti bulunur.
Kovalent Bağlı Moleküllerden Oluşan Maddelerin Özellikleri
Kovalent bağlı moleküllerden oluşan maddeler, iyonik ve metalik bağlı
maddelere nazaran daha düşük kaynama ve erime noktasına ve ayrıca daha
düşük erime ve buharlaşma ısılarına sahiptirler. Çünkü bir iyonik
bileşiği eritirken çok kuvvetli olan iyonik bağları kırmak için yüksek
sıcaklığa ısıtmak gereklidir. Halbuki moleküllerden oluşan bir katı
maddeyi eritmek için iyonik bağa göre çok daha zayıf olan moleküller
arası çekim kuvvetlerini yenmek, gerekeceğinden daha düşük bir
sıcaklığa ısıtmak kafi olacaktır. Düşük yoğunlukludurlar, gaz sıvı ve
katı haldedirler. Katı halde iken kırılgan ve zayıf yumuşak veya mumsu
bir yapıları vardır. Elektrik ve ısıyı çok az iletirler. Genellikle
organik çözücülerle çözünebilirler.
03. Polar kovalent Bağlar
Elektronegatiflikleri birbirinden farklı iki atomun oluşturduğu
kovalent bağlarda ortak kullanılan elektron çifti eşit olarak
paylaşılmaz. Daha elektronegatif olan atom tarafından bu elektron çifti
daha fazla çekilir ve böylece polar kovalent bağ oluşur.
Bazı atomlar arasındaki elektronegatiflik sırası aşağıda verilmiştir.
F>O>N>Cl>Br>C>I>H
Cl (klor) atomunun elektronegatifliği H (hidrojen) atomundan çok fazla
olduğu için ortak elektronlar klor atomu tarafından daha çok çekilir ve
hidrojen kısmi pozitif yükle yüklenirken, klor kısmi negatif yükle
yüklenir. Böylelikle dipol moment oluşur.
Dipol momenti olan moleküller polardır.
H+δ Cl-δ
04. Koordine Kovalent Bağlar
Bağ yapmak için elektronlar tek atom tarafından veriliyorsa, bu tür kovalent bağlara koordine kovalent bağ denir.
N (azot) atomu üç bağ yapabilir. N atomu üzerinde bulunan ortaklanmamış
elektron çifti hidrojenle dördüncü bağ yapımında kullanılır. Böylece bu
bağın oluşumunda elektronlar azot tarafından sağlanmış olur.
05. HİBRİTLEŞME
Kovalent bağlar, orbitallerin örtüşmesi sonucunda gerçekleşirler.
Orbitallerinde örtüşebilmesi için, örtüşmeye katılan orbitallerin birer
elektron içermesi gerekmektedir.Her atom çiftleşmemiş elektron sayısı
kadar bağ yapabilir. İki veya daha fazla atom orbitallerini, birbirleri
ile hibritleşmeye uygun simetriye getiriler. Böylelikle oluşan yeni
orbitallere hibrit orbitalleri denir. Hibirtleşmenin gerçekleşebilmesi
için orbitallerin enerjileri birbirine yakın olmalıdır.
05.01. (Sigma bağı)
05.02. (pi Bağı)
P orbitallerinin dikey olarak örtüşmesi ile olur.
05.03. sp Hibritleşmesi
BeF2 örneği verilerek sp hibritleşmesi açıklanabilir. Öncelikle atomların elektron dizilimleri yazılır.
4Be 1s22s2
9F 1s22s2 2p5
Be’ nin 2 tane bağ yapabilmesi için 2 tane yarı dolu orbitalinin olması
gerekiyor . Bu nedenle 2s2 deki 2 elektronundan birini bir sonraki
kabuğa uyarır. Aşağıdaki gibi bağ yapmaya hazır 2 tane yarı dolu
orbital oluşturur.
2 tane F atomunun 2pz deki elektronları bu orbitallere yerleşerek sp hibritleşmesi gerçekleştirirler.
BeCl2 bağ açıları 180 olan doğrusal sp hibriti yapar.
05.04. sp2 Hibritleşmesi
BH3 örneği verilerek sp2 hibritleşmesi açıklanabilir. Öncelikle atomların elektron dizilimleri yazılır
5B 1s2 2s22p1
1H 1s1
B nin 3 tane bağ yapabilmesi için 3 tane yarı dolu orbitalinin olması
gerekiyor . Bu nedenle 2s2 deki 2 elektronundan birini bir sonraki
kabuğa uyarır. Aşağıdaki gibi bağ yapmaya hazır 3 tane yarı dolu
orbital oluşturur.
3 tane H atomunun da 1s1 deki elektronları bu orbitallere yerleşerek sp2 hibritleşmesini gerçekleştirirler.
BH3 molekülü bağ açıları 120 olan üçgen düzlem yapıya sahip sp2 hibritini oluştururlar.
05.05. sp3 Hibritleşmesi
H atomunu elektron dağılımı
1H 1s1
Karbon atomunun elektron dağılımı
6C 1s2 2s22p2 şeklindedir.
Bu durumda karbon atomunun bağ yapabilecek 2 tane eşleşmemiş elektronu
gözüküyor. Fakat 4 hidrojen atomu ile bağ yapması bekleniyor. Bu
durumda 2s2 deki iki elektrondan biri 2pz orbitaline uyarılır. Böylece
karbon atomunu 4 tane bağ yapabilecek yarı dolu orbitali oluşur.
Böylelikle hidrojen atomu 4 tane yarı dolu orbitale birer elektronunu vererek bağlanma yapar.
C bir tane s ve 3 tane p orbitalini kullanarak bağ açıları 109.5 olan tetrahedral sp3 hibritleşmesini gerçekleştirdi.
Bu örnekle karbon atomunun her zaman 4 bağ yaptığını gördük. Diğer bir
gösteriş şekliyle C değerlik bağ elektron sayısı 4 tür (2s22p2)
Buradaki 4 tane elektron C atomu üzerine tek tek yerleştirilir. H
atomunun değerlik elektron sayısı 1 (1s1) olduğundan ve 4 tane H atomu
bulunduğu için her bir H atomunun elektronu C atomunun elektronu ile
eşleşir.
Ortaklanmamış elektronlarda sigma bağı gibi düşünülür.
Buna da örnek olarak NH3 (amonyak) verebiliriz.
7N 1s2 2s22p3
Normalde N (azot) H (hidrojen) ile 3 bağ yapıyor gibi gözüküyor ama eğer lewis yapısını çizecek olursak,
7N 1s2 2s22p3
N’ un 3 tane bağ yapabilecek elektronu bulunmaktadır. Buda H atomunun 1
s1 orbitalindeki bir elektron ile 3 tane bağ yapabileceğini gösteriyor.
N üzerindeki bağa katılmayan ortaklanmamış elektronlarda bağ gibi
sayılacağından sp3 hibritleşmesi yapacaktır. Ortaklanmamış elektron
çifti çekirdeğe daha yakındır. Bu yüzden s karakteri artar dolayısıyla
bağ açısı artar.
Bağ elektronları birbirini iter. Ortaklanmamış elektron çiftinin itme
kuvveti bağ elektronlarınkinden daha fazladır. Ortaklanmamış
elektronların itme kuvveti fazla olduğu için beklenen 109.5 açıdan
sapma gösterir.
05.06. dsp3 Hibritleşmesi
PCl5 örneği verilerek dsp3 hibritleşmesi açıklanabilir. Öncelikle atomların elektron dizilimleri yazılır.
15P 1s2 2s22p63s23p3
17 Cl 1s2 2s22p63s23p5
P’ nin 5 tane bağ yapabilmesi için 5 tane yarı dolu orbitalinin olması
gerekiyor . Bu nedenle 3s2 deki 2 elektronundan birini bir sonraki
kabuğa uyarır. Aşağıdaki gibi bağ yapmaya hazır 5 tane yarı dolu
orbital oluşturur.
Cl atomunun da çiftleşmemiş elektronları bu orbitallere yerleşerek sp3d hibritleşmesini gerçekleştirirler.
PCl5 üçgen çiftpiramit geometrisindeki hibritleşmeyi gerçekleştirir.
05.07. d2sp3 Hibritleşmesi
SF6 örneği verilerek d2sp3 hibritleşmesi açıklanabilir. Öncelikle atomların elektron dizilimleri yazılır.
16S 1s2 2s22p63s23p4
S’ nin 6 tane bağ yapabilmesi için 6 tane yarı dolu orbitalinin olması
gerekiyor . Bu nedenle 3s2 deki 2 elektronundan birini bir sonraki
kabuğa uyarır. Aşağıdaki gibi bağ yapmaya hazır 6 tane yarı dolu
orbital oluşturur.
F atomunun da çiftleşmemiş elektronları bu orbitallere yerleşerek sp3d2 hibritleşmesini gerçekleştirirler.
SF6 oktahedral geometrisindeki sp3d2 hibritleşmesini gerçekleştirir.
Örnek (bağ sayısı) Hibrit Şekli Geometrisi Bağ açısı()
NY2 sp doğrusal 180
NY3 sp2 üçgen düzlem 120
NY4 sp3 düzgün dörtyüzlü 109.5
NY5 sp3d üçgen piramit 120-90
NY6 sp3d2 sekiz yüzlü (octahedral) 90
18 Ağustos 2008 05:07 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
asit
,
element
,
kimya
,
kovalent
,
mol
,
periyodik
,
sıcaklık
,
tepkime
,
zayıf asit ve bazlar (ka ve kb)
,
çözelti
,
ısı
ZAYIF ASİT ve BAZLAR (Ka ve Kb)
Kuvvetli
asitler ve bazlar suda % 100 iyonlaştıklarından bunlarla ilgili
soruları denge sabiti kullanmadan çözüyorduk. Ancak zayıf asit ve
bazlarda %100 iyonlaşma olmadığından bir denge söz konusudur.
Zayıf HA asiti için;
ya da
Şeklinde denge denklemleri yazılabilir.
Zayıf asitler için uygulanan işlemlerden hareket ederek zayıf bazlar için gerekli eşitlikler elde edilebilir.
Örnek - 2
0,1 M lık HA asitinin pH =3 tür. Buna göre, asitin Ka sı kaçtır?
Çözüm
pH = 3 ise [H+] = 1.10–3 olduğundan,
[A–] = 1.10–3 olacaktır.
9 ihmal edilir.
0,1 in yanında 1.10–3 çok küçük olduğundan ihmal edilir.
Ka = 1.10–5 olarak hesaplanır.
18 Ağustos 2008 05:07 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
biyoloji
,
dna
,
dna nedir nerede bulunur
,
rna
1-) DNA NEDİR VE NEREDE BULUNUR ?
DNA "Deoksi Ribo Nükleik Asit" isimli bir tür molekül grubunun
kısaltılmış isimidir. DNA'nın çift zincirli ip merdivene benzer. Çift
zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir.Bu zincir
hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir.
Nasıl ki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız,
hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin
(Nukleus) içine yerleştirir.DNA her hücrede bulunur.Örneğin
böbreklerinizin hücrelerinde, karaciğerinizin hücrelerinde, kemik
hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü
mevcuttur.
2-) DNA’NIN KEŞFİ:
MİESCHER : 1869 yıllarında ilk olarak Miescher tarafından hücre
çekirdeğinde özel bir madde bulundu ve buna Miescher “ Nüklein” adını
verdi . Daha sonra ise nükleit asitlerin iki tipte olduğu anlaşıldı .
Birincisi timüsten elde edilen timonükleik asit, ikincisi bira
mayalarından elde edilen zimonükleik asit . Timonükleik asit hayvanlar
alemine , zimonükleik asit ise bitkiler alemine özgü sayıldı.
FEULGEN – ROSSENBECK : 1924 yıllarında ise
Feulgen ve Rossenbeck timonükleik asidin çok duyarlı bir tepkimesini
tanımladılar ; böylece her iki nükleik asidin her iki canlılar aleminde
bulunduğu ispat edilebildi. ondan sonra timonükleik asit çekirdeğe ,
zimonükleik asit ise sitoplazmaya ait özgü yapı maddeleri sayıldı.
LEVENE – MORİ : 1929 yılında Levene ve Mori tarafından timonükleik asidin DNA , zimonükleik asidin ise RNA Olduğu anlaşıldı.
WATSON – CRİCK : 1953 yılında Watson ve Crick
DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı
halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA
yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA
ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve
Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını
kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları,
DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok
düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir.
Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virüsü) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile
ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.
İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere
sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model
geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması
yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına NOBEL ÖDÜLÜ
verildi
Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır. Herhangi bir
türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan
nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine
daima eşit olduğunun saptanmasıdır.. Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal
DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima
1’e eşittir. (A/T=1 ve G/C=1).
3-) DNA’NIN ŞEKLİ VE YAPISI :
DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven
şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker
(deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile
fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. İki kolun
arasındaki merdiven basamaklarında gelişigüzel bir sıralanma yoktur;
her zaman Guanin (G), Sitozin’in (C ya da S); Adenin (A), Timin’in (T)
karşısına gelir. Hem pürin (yani adenin ve guanin) ile pirimidin (yani
sitozin ile timin) arasındaki hidrojen bağları, hemde diğer bağlar,
meydana gelen heliksin düzgün olmasını sağlar. Pürin ve pirimidin
bazları, yandaki şekerlere (Riboz), glikozidik bağlarla bağlanmıştır.
Baz, şeker ve fosfat kombinasyonu, çekirdek asitlerinin temel birimleri
olan nükleotidleri meydana getirmiştir. Dört çeşit nükleotid vardır.
Bunlar taşıdıkları bazlara göre isimlendirilirler (Adenin, Guanin,
Sitozin,Timin).
NÜKLEOZİT
AZOTLU ORGANİK BAZ + DEOKSİRİBOZ ŞEKERİ + FOSFORİK ASİT
NÜKLEOTİT
Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat
kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip
uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir.
Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu
bağlar son derece kuvvetlidir.
Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı
halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik
mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal
yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan kovalent bağ kırılmalarını
gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını arar.
Hidrojen bağları daima bir pürin(A,G) ile bir pirimidin (T,C) bazı
arasından meydana gelir. A-T baz çiftinde 2 hidrojen bağı, G-C baz
çiftleri arasında ise 3 hidrojen bağı bulunmaktadır. Hidrojen
bağlarının özelleşmesi; anahtar kilit modelinini andıran, uygun
nukleotid moleküllerinin karşılıklı gelerek birbirlerine yine uygun
sayıda hidrojen bağları ile bağlanmasını sağlar. Böylece zincirin bir
kolunda bulunan nukleotidlerin dizilişi,karşı kolda bulunan
nukleotidlerin dizilişini bir çeşit dikte ve kontrol eder. Tesadüfe
bırakmayan bir titizlikle molekül yapısı oluşturulur ve kontrol edilir.
DNA molekülünün en önemli özellik iki polinükleotid zincirin birbirinin
tamamlayıcısı olmasıdır. Pozitif (+) ve negatif (–) iki polinukleotid
zincirlerinin tamamlayıcılık özelliği,genetik materyalin işlevlerini
doğru biçimde nasıl yapabildiğinin açıklanması açısından DNA’nın en
önemli temel özelliklerinin başında gelir.
DNA bir organizmanın oluşuma ilişkin bilgileri taşır.DNA molekülleri,
hücre çekirdeğinde bulunurlar ve vücudumuzda bulunan tüm proteinleri
oluşumu sırasındaki kodlamış bilgileri içerir.DNA’nın protein yapma
işlemi ,inanılmayacak derecede kusursuzdur.
18 Ağustos 2008 05:06 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
asit
,
element
,
kimya
,
kovalent
,
metallerin krozyonu
,
mol
,
periyodik
,
sıcaklık
,
tepkime
,
çözelti
,
ısı
1. METALLERİN KOROZYONU
Metallerin hemen hemen hepsi doğada bileşik halinde bulunurlar. Bu
bileşiklerden ilave malzeme, enerji, emek ve bilgi kullanmak suretiyle
metal veya alaşım üretilir. Üretilen metal ve alaşımların ise tekrar
kararlı durumları olan bileşik haline dönme eğilimleri yüksektir. Bu
nedenle, metaller içinde bulundukları ortamın elemanları ile reaksiyona
girerek önce iyonik duruma, sonra da ortamdaki başka elementlerle
birleşerek bileşik haline dönmeye çalışırlar. Böylece, kimyasal
değişime veya bozunuma uğrarlar. Sonuçta, metallerin fiziksel,
kimyasal, mekanik ve elektriksel özelliklerinde istenmeyen bazı
değişiklikler meydana gelir ve bu değişiklikler bazı zararlara yol
açar. Hem metal malzemelerin bozunma reaksiyonuna, hem de bu
reaksiyonun neden olduğu zarara korozyon adı verilir. Genel anlamda
ise; ortamın kimyasal ve elektrokimyasal etkilerinden dolayı metalik
malzemelerde meydana gelen hasara korozyon denir.
Korozyon, esasında metalik malzemelerin içinde bulundukları ortamla
reaksiyona girmeleri sonucunda, dışarıdan enerji vermeye gerek olmadan,
doğal olarak meydana gelir. İçinde su bulunan ortamlarda meydana gelen
korozyona "sulu ortam korozyonu" denilir. Atmosferde, toprak altında,
su içinde veya her türlü sulu kimyasal madde içerisinde meydana gelen
korozyon buna örnek olarak gösterilebilir. Yüksek sıcaklıklarda gaz
ortamlarında metalik malzemelerde meydana gelen korozyona ise "kuru
veya yüksek sıcaklık korozyonu" denir. Kazanların alevle veya sıcak
gazlarla temas eden bölgelerinde meydana gelen korozyon da bu tip
korozyona örnek olarak verilebilir.
Korozyon büyük zararlara yol açarak önemli israf kaynaklarından birini
oluşturur. Korozyon nedeniyle meydana gelen malzeme, enerji ve emek
kaybının yıllık değeri, ülkelerin gayri safi milli gelirlerinin (GSMG)
yaklaşık % 5' i düzeyindedir. Bu değer ciddi bir ekonomik kayıp
demektir. Korozyon, metalik malzeme kullanılan her alanda meydana gelen
doğal bir olaydır. Korozyon maddi kayıplardan başka, çevre kirliliğine
de yol açar. Bu nedenle, korozyon ve korozyonu önleme ilkelerinin metal
malzeme kullanan her kesim ve özellikle teknik elemanlar tarafından
bilinerek uygulanmasında büyük yararlar vardır. Korozyonu önleme
yöntemlerini doğru uygulamak suretiyle korozyon kayıpları %20 ile 40
arasında azaltılabilir.
1.2. Korozyon Hücresi
Yalnız sulu ortamdaki metallerin yüzeyinde değil, atmosfere maruz kalan
veya toprak altında bulunan metallerin yüzeyinde de her zaman su veya
değişik kalınlıkta su filmi bulunur. Hava ve onun bir bileşeni olan
oksijen gazı, atmosferle temas eden her çeşit su içerisinde belirli
oranlarda çözünür. Su içinde çözünen oksijen gazı metal yüzeyinde
redüklenerek, yani elektron alarak iyonik hale dönmeye meyleder. Eğer
redüksiyon için gerekli elektronlar metal tarafından sağlanırsa,
elektronlarını oksijene vererek oksitlenen metalin atomları sulu iyon,
haline geçer ve böylece metal kimyasal değişime uğrar.
Sulu ortamlarda elektron verme (oksidasyon) ve elektron alma
(redüksiyon) şeklinde meydana gelen reaksiyonlara "elektrokimyasal
reaksiyonlar" denilir. Su içinde, atmosferde ve toprak altında meydana
gelen bütün korozyon reaksiyonları elektrokimyasal reaksiyonlardır.
Korozyon olayı Şekil 1'de görülen korozyon hücresi yardımıyla daha iyi
açıklanabilir. Korozyonun meydana gelebilmesi için, korozyon hücresi
çevriminin kesintisiz çalışması gerekir. Yani anotdaki kimyasal değişim
sonucunda meydana gelen metal iyonlarının çözeltiye geçmesi sırasında
açığa çıkan elektronlar, elektronik iletken vasıtasıyla katoda
taşınırlar. Metallerde elektron hareketi ile elektrik akımının yönü
birbirine terstir. Akım, birim zamanda hareket eden elektronların bir
ölçüsü olduğu için aynı zamanda anotda meydana gelen kimyasal değişimin
de miktarını gösterir. Katot yüzeyinde harcanan elektronlar, oksijenin
(O2) hidroksil (OH) iyonu haline dönüşmesine neden olur. iyonların sulu
çözelti içerisindeki hareketi sayesinde anot ile katot arasında
elektrik akımı meydana gelir. Pozitif yüklü iyonlar katoda, negatif
yüklü iyonlarda anada giderler. Böylece, hücre çevrimi tamamlanmış olur.
korozyon hücresinden geçen akıma "korozyon akımı" denir. Korozyon
hücresinde anot reaksiyonunun, yani korozyon hızı ile katot
reaksiyonunun hızı birbirine eşittir. Sulu ortamda redüklenecek, yani
elektron harcayacak madde yoksa korozyon da meydana gelmez. çünkü
anotda açığa çıkan elektronlar harcanamaz. Başka bir deyişle; kotodik
olay yoksa, anodik reaksiyon yani korozyon da olmaz.
Ayrıca;
a) Anot ile katot bölgeleri arasında elektronik bağın olmaması, yani elektronların taşınamaması,
b) Anot ile çözelti veya katot ile çözelti arasındaki temasın engellenmesi veya
c) Sistemde sulu iletkenin bulunmaması durumlarında da korozyon meydana gelmez.
Korozyon hızı veya metalin çözünmesi, karşıt reaksiyonun yani
redüksiyon reaksiyonunun hızı ile orantılıdır. Çözelti içinde
redüklenecek madde miktarı düşük ise korozyon hızının artma tehlikesi
yoktur. Örneğin; deniz suyunda metallerde meydana gelen korozyon
çözünmüş oksijen oranı ile orantılıdır, dolayısıyla deniz suyundaki
korozyon hızı metalin cinsine göre pek fazla değişmez.
Korozyona neden olan en önemli katodik etken, sulu ortamda çözünmüş
oksijen gazının redüksiyonudur. Bunu hidrojen iyonunun redüksiyonu
izler. Asit ortamlarındaki hidrojen iyonu oranı, çözünmüş oksijen iyonu
oranından çok daha fazladır. Bu nedenle asidik çözeltilerdeki hidrojen
iyonu redüksiyonu önemli bir katodik olaydır. Ayrıca, sulu çözeltilerde
redüklenebilen diğer iyonlar da katodik reaksiyona neden olabilirler.
Korozyon olayında çözünmenin meydana geldiği bölge (anot) ile
redüksiyonun meydana geldiği bölge (katot) birbirinden ayrı ise metalin
yalnız anot bölgesi çözünür. Bu durumda bölgesel veya tercihi korozyon
meydana gelir. Bu tür korozyonun meydana geldiği korozyon hücresine
makrokorozyon hücresi denir. Uygulamada karşılaşılan korozyon
hücrelerinin büyük bir kısmı makrokorozyon hücresi, korozyonun şekli de
bölgesel korozyondur.
Bazı durumlarda, metal yüzeyinde atom boyutundaki bir nokta, anot veya
katot olarak davranabilir. Sonuçta, metalin yüzeyi homojen olarak
çözünür. Herhangi bir zamanda anot-katot ve diğer elemanlardan oluşan
korozyon hücresi tanımlanabilir. Bu tip korozyonun meydana geldiği
korozyon hücresine mikrokorozyon hücresi denir.
Örneğin; çinko, asit çözeltisinde bu şekilde homojen olarak çözünür.
Katot reaksiyonu; hidrojen iyonunun redüklenmesi ve hidrojen gazının
çıkışı (2H+ + 2e→ H2) şeklinde meydana gelir.
1.3. Korozyonun Meydana Gelişi
Korozyon birbiri ile elektriksel ve elektrolitik teması olan ve
aralarında potansiyel farkı oluşan iki metalik bölge veya nokta
arasında meydana gelir. Bu bölge veya noktalardan potansiyel bakımından
daha asil olanın yüzeyinde katodik reaksiyon meydana gelir, daha aktif
olan diğer bölge veya nokta ise çözünür. Potansiyel farkının oluşum
nedenleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir.
a) Metal veya alaşımın yapısal, kimyasal, mekanik veya ısıl
farklılıklar gösteren bölgeleri arasında potansiyel farkı oluşabilir.
b) Farklı iki metal veya alaşımın birbirine temas etmesi nedeniyle potansiyel farkı oluşabilir.
c) Ortamın katodik olarak redüklenebilen bileşenlerinin, metalin
değişik bölgelerinde farklı oranlarda bulunması potansiyel farkı
oluşturabilir.
Şimdi demirde korozyonun meydana gelişini açıklamaya çalışalım. Sıradan
bir demir parçası hidroklorik asit (HCl) çözeltisi içerisine
daldırıldığında hidrojen kabarcıklarının oluştuğu görülür. Demirde
bulunan enklüzyonlar, yüzey pürüzlülüğü, yerel gerilmeler, tane
yönlenmesi veya ortamda meydana gelen değişimler nedeniyle demir
parçasının yüzeyinde çok sayıda anot ve katot bölgeleri oluşur. Bu
durum, Şekil 2'de şematik olarak gösterilmektedir. Anot bölgesindeki
pozitif yüklü demir atomları parçanın yüzeyinden ayrılarak pozitif
iyonlar halinde sıvı çözeltiye geçerken, negatif yüklü elektronlar
metal (demir) içinde kalırlar. Söz konusu elektronlar, çözeltiden metal
yüzeyine ulaşan pozitif hidrojen iyonlarını karşılayarak, onları
nötürleştirirler. Nötr hale gelen bazı atomların bir araya gelmeleri
sonucunda hidrojen gazı oluşur. Bu işlem devam ettikçe, demir anot
bölgesinde oksitlenir ve korozyona uğrar. Parçanın katot olan bölgeleri
ise hidrojenle kaplanır. Çözünen metal miktarı, uygulanan gerilim ile
metalin direncine bağlı olan hareketli elektron sayısı veya akım
şiddeti ile doğru orantılıdır.
Korozyonun devam edebilmesi için anot ve katotdaki korozyon ürünlerinin
giderilmesi gerekir. Bazı durumlarda, hidrojen gazı katotda çok yavaş
birikir ve metal yüzeyinde oluşan hidrojen tabakası korozyon
reaksiyonunu yavaşlatır. Katodik polorizasyon olarak bilinen bu olay
Şekil 3'de şematik olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte;
elektrolitte çözünen oksijen, metal yüzeyinde biriken hidrojenle
tepkimeye girerek su oluşturur ve böylece korozyonun devam etmesi
sağlanır. Demir ve su için film giderme hızı katoda temas eden suda
ç6zünmüş oksijenin etkin konsantrasyonuna bağlıdır. Sözü edilen etkin
konsantrasyon değeri; havalandırma derecesi, hareket miktarı, sıcaklık
ve çözünmüş tuzların bu1unup bulunmaması gibi etkenlere bağlıdır.
Anot ve katotda meydana gelen reaksiyon ürünlerinin zaman zaman
karşılaşıp, yeni reaksiyonlara girmeleri sonucunda gözle görülebilir
pek çok korozyon ürünü oluşabilir. Örneğin; su içerisindeki demirde
katodik reaksiyon sonucunda oluşan hidroksil iyonları elektrolit
içerisinde anoda doğru hareket ederken, ters yönde hareket eden demir
iyonlarıyla karşılaşırlar. Bu iyonlar birleşerek demir (II) hidroksit
[Fe(OH)2] oluştururlar, Şekil 4. Oluşan demir (II) hidroksit hemen
çözelti içerisindeki oksijenle birleşerek, demir pası olarak
adlandırılan demir (III) hidroksit oluşturur. Bu pas; çözeltinin
alkalitesine, oksijen oranına ve karıştırılmasına göre ya demir
yüzeyinden uzakta, ya da korozyonun daha da ilerlemesini önleyecek
uzaklıktaki bir konumda oluşur.
Demirin korozyonunda, hücre reaksiyonunu oluşturan anodik ve katodik reaksiyonlar aşağıdaki gibi yazılabilir.
Fe → Fe2+ + 4e- : Anodik reaksiyon
O2 + 2H2 0 + 4e- → 4OH- : Katodik reaksiyon
O=2 + 2 Fe + 2H2 O → 2Fe2+ + 4OH- : Hücre reaksiyonu
Hücre reaksiyonunun sol tarafında yer alan bileşenlerin enerjisi veya
serbest enerjileri toplamı (∆Gsol), sağ tarafındakilerin enerjisinden
(∆Gsağ) fazla ise reaksiyon soldan sağa kendiliğinden gelişir ve
sonuçta demir çözünerek, oksijen redüklenir. Bu olay, suyun yüksekten
alçağa veya ısının sıcaktan soğuğa doğru doğal akışına benzer biçimde
meydana gelir.
Hücre reaksiyonunun iki tarafı arasındaki enerji farkı korozyon
hücresinin enerjisini verir ve bu enerjinin değeri negatiftir. Bu
durum, aşağıda formül yardımıyla gösterilebilir.
∆Gkor = ∆Gsağ - ∆Gsol (∆Gsol > ∆Gsağ)
Enerji farkı (∆Ehücre);
şeklinde yazılabilir.
Bu bağıntıdaki n korozyon hücresinde alınıp verilen elektron sayısını gösterir, F ise Faraday sabitidir.
Korozyon hücresine ait enerjinin veya hücre potansiyelinin bir kısmı
anodik reaksiyonun, bir kısmı katodik reaksiyonun belirli bir hızla
gelişmesi için, bir bölümü de sistemin direncini yenmek için harcanır.
Sistemin direnci ne kadar yüksek ise harcanacak enerji de o kadar fazla
olur ve toplam enerjiden anodik ve katodik reaksiyonlara harcanan pay
da azalır, yani korozyon yavaşlar. Korozyon hızının bu şekilde
azaltılması, uygulamada yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir.
Anodik ve katodik reaksiyonların enerji ve gerilim farkları da benzer
şekilde hesaplanabilir. Redüksiyon olarak yazılan reaksiyonların hesap
yöntemiyle bulunan potansiyel farkları en yüksek pozitiften (en asil)
en düşük negatife (en aktif) doğru sıralanarak metallerin "elektromotif
kuvvet serisi" elde edilir. Bu seride, hidrojen iyonunun redüksiyon
potansiyeli sıfır kabul edilir. Metallerin elektromotif kuvvet serisi
Tablo 1'de verilmektedir.
Söz konusu seride artı (+) yönde veya asil olan bir metalin ile eksi
(-) yönde yani bunun üstünde yer alan başka bir metalle temas etmesi
durumunda, (+) yöndeki metalin yüzeyinde redüksiyon reaksiyonu meydana
gelir ve (-) yöndeki metal ise korozyona uğrar. Ancak, teorik olarak
mümkün olan bu olay pratikte meydana gelmeyebilir. Bu nedenle
metallerin hesapla bulunan teorik potansiyelleri yerine kullanıldıkları
ortamda, örneğin deniz suyunda veya toprak altında ölçülerek bulunan
potansiyelleri sıralamaya tabi tutulur. Bu şekilde elde edilen seri ye
"galvanik seri" adı verilir. Bu seriler uygulamadaki korozyon
tahminlerinde daha gerçekçi sonuçlar verir. Tablo 2'de deniz suyu ve
toprak altında yapılan ölçümlerle elde edilmiş iki galvanik seri
verilmektedir.
Tablo 2. Galvanik Seri
A-Deniz Suyunda B- Toprak Altında
(-) Aktif : Magnezyum ( -) Aktif : Magnezyum
: Çinko : Çinko
: Alüminyum : Alüminyum
: Kadmiyum : Temiz yumuşak çelik
: Duralümin : Paslı yumuşak çelik
: Dökme demir : Dökme demir
: Yüksek nikelli dökme demir : Kurşun
: 18/8 Paslanmaz çelik (aktif) : Yumuşak çelik (betonda)
: Kurşun-kalay lehimleri : Bakır, pirinç ve bronzlar
: Kurşun : Yüksek silisli dökme demir
: Kalay : Karbon, kok, grafit
: Nikel (aktif) (+) Asil
: Prinçler
: Bakır
: Bronzlar
: Gümüş lehimi
: Nikel (pasif)
: 18/8 Paslanmaz çelik
: Gümüş
: Titanyum
: Grafit
: Altın
: Platin
(+) Asil
Not: Deniz suyunun pH değeri 8,1 - 8,3, toprağın pH değeri ise 5 - 8 arasında yer almaktadır.
2. KOROZYONUN ÖNLENMESİ
Korozyonu önlemek veya korozyondan korunmak için bir çok yöntem geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden bazıları;
a) saf metal kullanımı,
b) alaşım elementi katma,
c) ısıl işlem,
d) uygun tasarım,
e) katodik koruma,
f) korozyon önleyicisi (inhibitör) kullanımı ve
g) yüzey kaplama şeklinde sıralanabilir.
Söz konusu yöntemler aşağıda, kısaca açıklanmaktadır.
Şekil 7. Pirinç malzemede meydana gelen gerilmeli korozyon çatlağının görünümü
2.1. Saf Metal Kullanımı
Çoğu uygulamalarda saf metal kullanılarak, homojen olmayan kısımlar en
aza indirilir ve böylece çukurcuk (pitting) korozyonu büyük ölçüde
engellenir. Dolayısıyla parçanın veya elemanın korozyona karşı direnci
artırılır.
2.2. Alaşım Elementi Katma
Alaşım elementi katmak suretiyle bazı metallerin korozyon direnci
artırılabilir. Örneğin, ostenitik paslanmaz çelikler 880 ile 1380 0C
arasındaki sıcaklıklardan soğutulduğunda tane sınırlarında krom
karbürler çökelir. Bu çökelme, çeliği taneler arası korozyona duyarlı
hale getirir. Bu tür korozyonu önlemek için ya karbon oranını düşürmek,
ya da karbürleri daha kararlı bir şekle dönüştürmek gerekir. Karbürleri
daha kararlı bir duruma dönüştürmek için çeliğe titanyum ve kolombiyum
katılır. Karbona karşı ilgileri yüksek olan bu elementler, yüksek
sıcaklıkta ostenit fazı içinde çözünmeyen daha kararlı karbürler
oluştururlar. Bunun sonucunda, krom ile birleşmesi için çok az karbon
kalır ve çelik stabilize edilmiş olur. Bazı alaşım elementleri
malzemenin yüzeyinde gözeneksiz oksit filmleri oluşturarak veya
oluşmasına yardım ederek malzemenin korozyon direncini arttırırlar.
Örneğin; bakır alaşımlarına katılan mangan ve alüminyum, paslanmaz
çeliğe katılan molibden ve alüminyuma katılan magnezyum bu malzemelerin
korozyon dirençlerini artırır.
2.3. Isıl İşlem
Döküm parçalarının çoğunda segregasyon meydana gelir. Bu parçalara
homojenizasyon, çözündürme veya stabilizasyon gibi ısıl işlemler
uygulamak suretiyle iç yapıları homojen hale getirilir ve böylece
korozyon dirençleri artırılır. Gerilmeli korozyona duyarlı olan metal
ve alaşımların korozyon dirençlerini artırmak için de soğuk
şekillendirmeden sonra gerilme giderme işlemleri yaygın olarak
uygulanır.
2.4. Uygun Tasarım
Parçanın korozyon ortamıyla temasını en aza indirmek için uygun tasarım
yapılmalıdır. Elektromotif seride birbirine uzak olan elementler
arasında temastan kaçınılmalıdır. Eğer bu başarılamazsa, galvanik
korozyonu önlemek için plastik veya kauçuk kullanılarak metal
malzemelerin teması önlenmelidir. şekil 8 a'da benzer olmayan
metallerin birleşmesi durumunda oluşan iki galvanik korozyon olayı
görülmektedir. Alüminyum, çeliğe göre daha anot olduğundan çelik
levhaları birleştirmek için kullanılan alüminyum perçinlerin korozyona
uğramaları beklenebilir.
Eğer alüminyum levhaları birleştirmek için çelik perçinler
kullanılırsa, alüminyum levhada oluşan galvanik korozyon perçinlerin
gevşemesine veya işlevini yapamaz hale gelmesine neden olabilir. Metal
levhalarla perçin ve cıvatanın temas ta olduğu bölgeyi, yumuşak ve
yalıtkan bir malzeme ile ayırarak teması önlemek veya temas eden
yüzeylere önce çinko kromat daha sonra alüminyum boya sürmek suretiyle
bu tür korozyon önlenebilir. Cıvata gibi birleştiricilerin temas
noktaları plastik veya metal olmayan manşon (bilezik), pul ve
sızdırmazlık rondelaları gibi parçalar ile yalıtılabilir.
. 2.5. Katodik Koruma
Katodik koruma normal olarak, elektriksel temas durumunda korozyona
uğrayan metalin galvanik seride kendisinden daha yukarıda yer alan
metal ile birleştirilmesi sonucunda sağlanır. Katodik korumada,
korozyondan korunmak istenen metal katot yapılarak galvanik bir pil
oluşturulur. Bu tür koruma sağlamak için, genelde çinko ve magnezyum
kullanılır. Bazı durumlarda bir gerilim kaynağı aracılığı ile koruyucu
akım elde edilir. Bu durumda anot karbon, grafit veya platin gibi
koruyucu malzemelerden oluşur. Yer altındaki borular, gemi gövdeleri ve
buhar kazanları gibi yapılar bu yöntemle korunurlar. Yer altındaki
boruların korunması için anotlar borudan 2,4-3,0 m uzağa gömülür.
Anotların her biri kollektör kabloya bağlanır ve bu da boru hattına
lehimlenir. Akım anotdan toprağa gönderilerek, boru hattında toplanır
ve kollektör kablo vasıtasıyla anoda geri döner.
Gemilerin katodik yöntemle korunması için dümen veya pervane bölgesinde
tekneye çinko ve magnezyum anotlar bağlanır. Ev ve endüstriyel su
ısıtıcılarında ve yüksek su tanklarında katodik koruma için yaygın
olarak magnezyum anotları kullanılır.
2.6. Korozyon Önleyicisi (İnhibitör) Kullanımı
Korozyon önleyicileri, korozif etkiyi azaltmak veya önlemek için
korozyon ortamına katılan maddelerdir. Bu maddeler çoğu durumlarda
metal yüzeyinde koruyucu bir tabaka oluşturarak korozyonu önlerler.
Otomobil radyatörlerinde kullanılan antifiriz karışımının içine veya
ısıtma sisteminde kullanılan suyun içerisine inhibitör katılır.
Örneğin; korozyon ortamına oksit yapıcı maddeler katılarak alüminyum,
krom ve mangan gibi metallerin yüzeylerinde oksit filmleri oluşturulur
ve böylece bu metallerin korozyondan korunması sağlanır.
2.7. Yüzey Kaplama
Yüzey kaplamaları; metal kaplamalar ve metal olmayan kaplamalar olmak üzere iki gruba ayrılabilir.
2.7.1. Metal Kaplamalar
Metal kaplamalar sıcak daldırma, elektrokaplama, difüzyon ve mekanik
kaplama gibi yöntemlerle yapılır. Pratikte korozyona karşı en çok çinko
ya da alüminyum kaplama kullanılır. Sıvı metale daldırma yöntemi, esas
olarak çeliğin çinko, kalay, kadmiyum, alüminyum veya kurşun ile
kaplanması için uygulanır ve bu yöntemin çok geniş uygulama alanı
vardır.
Galvanizasyon olarak bilinen çinko kaplama, daha çok çelik malzemelere
uygulanır. Atmosfere açık ortamda kullanılan çatı malzemeleri,
levhalar, tel ve tel ürünleri, çelik sacdan üretilen malzemeler,
borular, buhar kazanları ve yapı çelikleri genelde çinko kaplanır.
Çeliğin ısıya ve korozyona karşı dayanımını artırmak için de alüminyum
kaplama kullanılır. Çinko kaplama yerine bazen kadmiyum kaplama
kullanılır, ancak bu kaplama atmosfere açık ortamlarda çinko kaplama
kadar iyi sonuç vermez. Bazı makine parçalarının veya çeşitli aletlerin
korozyon ve aşınma dirençlerini artırmak ve görünümünü iyileştirmek
için de krom kaplama yapılır. Krom kaplama daha çok otomobil
parçalarına, su tesisatlarına, metal eşyalara ve çeşitli aletlere
uygulanır. Nikel kaplamalar esas olarak krom, gümüş, altın ve rodyum
kaplamaların altında bir tabaka olarak kullanılır. Nikel korozyona
karşı dayanıklıdır, ancak atmosferden etkilenerek matlaşır. Bakır
kaplama, özellikle çinko esaslı dökümlerde, nikel ve krom kaplamaların
altında kullanılır.
2.7.2. Metal Olmayan Kaplamalar
Boya ve organik maddeler içeren metal olmayan diğer kaplamalar, esas
olarak parça yüzeylerinin korunması ve görünümlerinin iyileştirilmesi
için kullanılır. Boya, malzeme yüzeyinde koruyucu bir film oluşturur ve
bu film çatlamadığı veya soyulmadığı sürece metal malzemeyi korozyondan
korur.
Metal malzemelerin içerisinde bulundukları ortamla reaksiyona girmeleri
sonucunda da yüzeylerinde toz veya oksit filmi oluşur. Bu tür filmler
de koruyucu kaplama görevi yaparlar
18 Ağustos 2008 05:06 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
asit
,
element
,
kimya
,
kovalent
,
mol
,
periyodik
,
sıcaklık
,
tepkime
,
çözelti
,
ısı
,
ısı değitirgeç çeşitleri
Isı Değitirgeç Çeşitleri-1
Isı
transfer eden dış ve atık hava tek bir cihaz şeklindedir. Eğer ciğ
noktası altına inilirse, gizli ısı transferi mümkündür. Kütle transferi
olanaksızdr. Donma ihtimali mevcuttur. Dış hava ve atık hava
kanallarının bir noktada birleşme şartları vardır. Malzeme istenen
mukavemet, ısı transferi ve korozyon şartlarına uygun olarak
seçilebilir. Isı transferi ancak by-pass şeklinde önlenebilir. Kontrol
dış hava veya atık havanın by-pass edilmesi ile olanaklıdır.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-2
Akışkanları
ayıran yüzeyler özel durumlarda vidalı, kaynaklı veya lehimli
bağlantılı. Küp veya dikdörtgen prizma şeklindedir. Modül şeklinde yan
yana ve arka arkaya eklenme olanağı vardır. Bağlantı şekline ve oluşan
basınç farkına göre sızıntı imkanı vardır. Levhalar arası mesafe
levhanın toz ve atık madde içeriğine bağlıdır. Temizlenme imkanı
mevcuttur.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-3
İnce
kanallı borular, aynaya makineto veya kaynakla bağlanır. Boru çapı ve
boru aralıkları seçime bağlıdır. Plastik ve cam borular da
kullanılabilir. Çok kirli hava akımlarında kullanılması tavsiye edilir.
Boru çaplarının büyük seçilmesiyle mekanik ve pnöymatik temizlik
iyileşir. Boruların temizlik için saptırmalı yerine düzgün
yerleştirilmesi uygundur.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-4
Isı
transferi dış ve atık hava kanalları üzerinde bulunan eşanjör
vasıtasıyla yapılmaktadır. Bu eşanjörler birbirleriyle borularla
bağlantılı olup, iki eşanjör arasındaki ısı alış verişi borularda
dolaşan bir akışkan vasıtasıyla yapılmaktadır. Isı taşıyıcı akışkan
olarak genelde su veya don önleyici katkılı su kullanılmaktadır. Devri
daim bir sıvı pompasıyla yapılmaktadır. Kontrol bir karıştırma kontrol
vanası ile sağlanmaktadır. Çiğ noktasının altında gizli ısı transferi
mümkün olup, don tehlikesi olabilir. ZDS sistemleri birbirinden uzakta
olan dış ve atık hava kanallarında da ısı geri kazanımını olanaklı
kılar. Hava akımlarının aynı noktada birleşme şartları yoktur. Bunun
için sonradan eklenecek ısı geri kazanım cihazları için gayet uygundur.
Ancak ek pompaya ihtiyaç vardır. Dış ve atık havanın karışma ihtimali
hiç yoktur. Bundan dolayı da içinde sakıncalı madde bulunan atık hava
için bilhassa uygundur. Malzeme istenildiği gibi seçilebilir. Sıvı
akımının kontrolü ile ısı geri kazanım miktarı %0-100 arasında
ayarlanabilir.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-5
Ticari
düz ve kanatçıklı borulu ısı eşanjörlerinin birleştirilmesiyle elde
edilir. Korozif ve çok kirli atık hava tarafında düz ve plastik borulu
ısı eşanjörlerinin ve dış hava için ise kanatçıklı ısı eşanjörlerinin
kullanılması uygundur. Eşanjörlerin karşıt bağlanması etkinliği
arttırır.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-6
Karşıt
akışlıkatmanlı ZDS hava akımına paralel ve herbiri tek başına fonksiyon
yapabilen modüllerin beraberce bağlanmasıyla oluşur. Su ve havanın tam
karşıt akışı sağlanarak etkinlik yükseltilir. Her modül su tarafından
ayrı ayrı kapatılabilir, boşaltılabilir veya doldurulabilir. Bu sistem,
tamamen parçalarına ayrılabilir ve çok kolay montaj ve demontaj
yapılabilir. Onun için temizlenmesi kolaydır.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-7
Isı
geri kazanım cihazı içi bir ısı taşıyıcı akışkan ile doldurulmuş birçok
borudan oluşur. Sıcak akışkandan ısı çekilerek buharlaştırılan ısı
taşıyıcı akışkan soğuk akışkan tarafında yoğuşarak aldığı ısıyı verir.
Yoğuşan akışkan herhangi bir ek tahrik olmadan tekrar buharlaşacağı
yere geri döner. Çiğ noktası aşıldığında gizli ısı transfer edilebilir.
Kütle tansferi mümkün değildir. Dış ve atık hava kanallarının bir nok
taya getirilmeleri gereklidir. Malzeme gerektiği gibi seçilebilir.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-8
Kılcallı
parçası olmadan düz borulardan veya kanatçıklı borulardan imal edilir.
Akışkan hareketi yer çekimi ile sağlanır. Çok küçük sıcaklık
farklarında (10 oC) pek uygun değildir. Isı geri kazanım etkinliği
eğimle kontrol edilebilir.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-9
Düz
veya kanatçıklı borulardan ve bunlar içine yerleştirilen kılcallık
parçalarından meydana gelir. Eğim açısının deği-şimiyle %0-100 arasında
hem ısı hem soğu geri kazanımı kontrolü olanaklıdır.
Isı Değitirgeç Çeşitleri-10
Dönen
veya Duran Rejeneratörler; atık havadan alınan ve katı maddede
depolanan ısı belirli bir zamandan sonra dış havaya aktarılır. Dış hava
ve atık hava kanallarının bir noktaya getirilmesi zorunludu
18 Ağustos 2008 05:05 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
atomun elektrikli yapısı
,
element
,
kimya
,
mol
,
periyodik
,
sıcaklık
,
çözelti
,
ısı
1. Çekirdekteki Dev Güç: Güçlü Nükleer Kuvvet
Çevremizde gördüğümüz her şeyin, kendimiz de dahil olmak üzere
atomlardan oluştuğunu ve bu atomların da pek çok parçacıktan meydana
geldiğini gördük. Peki bir atomun çekirdeğini oluşturan tüm bu
parçacıkları bir arada tutan güç nedir? İşte çekirdeği bir arada tutan
ve fizik kurallarının tanımlayabildiği en şiddetli kuvvet olan bu
kuvvet, "güçlü nükleer kuvvet"tir.
Bu kuvvet atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların dağılmadan
bir arada durmalarını sağlar. Atomun çekirdeği bu şekilde oluşur. Bu
kuvvetin şiddeti o kadar fazladır ki, çekirdeğin içindeki protonların
ve nötronların adeta birbirine yapışmasını sağlar. Bu yüzden bu kuvveti
taşıyan çok küçük parçacıklara Latince'de "yapıştırıcı" anlamına gelen
"gluon" denilmektedir. Bu yapışmanın şiddeti çok hassas ayarlanmıştır.
Bu yapıştırıcının kuvveti protonların ve nötronların birbirlerine
istenilen mesafede bulunmalarını sağlamak için özel olarak tespit
edilmiştir. Söz konusu kuvvet biraz daha yapıştırıcı olsa protonlar ve
nötronlar birbirlerinin içine geçecek, biraz daha az olsa dağılıp
gideceklerdi. İşte bu kuvvet Büyük Patlama'nın ilk saniyelerinden beri
atomun çekirdeğinin oluşması için gerekli olan yegane değere sahiptir.
Güçlü nükleer kuvvetin açığa çıktığı zaman ne kadar büyük tahrip gücü
olduğunu bize Hiroşima ve Nagazaki'deki tecrübeler göstermiştir. Atom
bombalarının bu denli etkili olmasının tek sebebi atom çekirdeğinde
saklanan gücün açığa çıkmasıdır.
2. Atomun Emniyet Kemeri: Zayıf Nükleer Kuvvet
Şu an yeryüzündeki düzeni sağlayan en önemli etkenlerden biri de atomun
kendi içinde dengeli bir yapıya sahip olmasıdır. Bu denge sayesinde
maddeler bir anda bozulmaya uğramaz ve insanlara zarar verebilecek
ışınları yaymaz. Atom bu dengesini çekirdeğindeki protonlarla nötronlar
arasında var olan "zayıf nükleer kuvvet" sayesinde elde eder. Bu kuvvet
özellikle içinde fazla nötron ve proton bulunduran çekirdeklerin
dengesini sağlamada önemli bir rol oynar. Bu dengeyi sağlarken
gerekirse bir nötron protona dönüşebilir.
Bu işlem sonucunda çekirdekteki proton sayısı değiştiği için, artık
atom da değişmiş, farklı bir atom olmuştur. Burada sonuç çok önemlidir.
Bir atom parçalanmadan, başka bir atoma dönüşmüş ve varlığını korumaya
devam etmiştir. İşte bu şekilde de canlılar kontrolsüz bir şekilde
çevreye dağılıp insanlara zarar verecek parçacıklardan gelebilecek
tehlikelere karşı adeta bir emniyet kemeri gibi korunmuş olur.
3. Elektronları Yörüngede Tutan Kuvvet: Elektromanyetik Kuvvet
Bu kuvvetin keşfedilmesi fizik dünyasında bir çığır açtı. Her cismin
kendi yapısal özelliğine göre bir "elektrik yükü" taşıdığı ve bu
elektrik yükleri arasında bir kuvvet olduğu öğrenilmiş oldu. Bu kuvvet
zıt elektrik yüklü parçacıkların birbirini çekmesini, aynı yüklü
parçacıkların da birbirlerini itmelerini sağlar. Bu sayede bu kuvvet
atomun çekirdeğindeki protonlarla çevresindeki yörüngelerde dolaşan
elektronların birbirlerini çekmelerini sağlar. İşte bu şekilde atomu
oluşturacak iki ana unsur olan "çekirdek" ve "elektronlar" bir araya
gelme fırsatı bulurlar.
Bu kuvvetin şiddetindeki en ufak bir farklılık elektronların çekirdek
etrafından dağılmasına ya da çekirdeğe yapışmasına neden olur. Her iki
durumda da atomun, dolayısıyla madde evreninin oluşması imkansız hale
gelir. Oysa bu kuvvet ilk ortaya çıktığı andan itibaren sahip olduğu
değer sayesinde çekirdekteki protonlar elektronları atomun oluşması
için gereken en uygun şiddette çeker.
Güçlü nükleer kuvvet
15
Zayıf nükleer kuvvet
7,03.10 -3
Elektromanyetik kuvvet
3,05.10 -12
18 Ağustos 2008 05:05 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
asit
,
atom modelleri
,
element
,
kimya
,
kovalent
,
mol
,
periyodik
,
sıcaklık
,
tepkime
,
çözelti
,
ısı
ATOM MODELLERİ
İnsanoğlu en az 2500 yıldır maddenin yapısı hakkında araştırmalar
yapmakta, fikirler geliştirmektedir. Bugün bilim adamlarının çözmeye
çalıştığı bu tür sorunlarla eski çağlarda filozoflar uğraşırdı. İ.Ö 5.
yy.da, Yunan düşünürü Democritos bütün maddelerin daha fazla bölünmesi
imkansız küçük parçalara ayrılıncaya kadar parçalanabileceğini ileri
sürmüştü. Başka bir deyişle, bir madde parçalandığı bunun belirli bir
sınırı vardı. En sonunda o kadar küçük bir parça elde ediliyordu ki
daha küçük parçalara bölünmesi imkansızdı. Democritos, bu en küçük
parçaya atom adını verdi. Yunancası bölünmez anlamına gelen
“atomus”tur. Democritos’a göre bir maddenin yapısındaki atomlar
sayısızdır ve gözle görülemez. Ayrıca, atomların asıl yapısı aynı
olmakla birlikte değişik maddelerin atomları sadece ağırlık, biçim ve
büyüklük bakımından farklıdırlar. Bir başka Yunan düşünürü Epikür de
Democritos’un fikirlerini desteklemiştir. Fakat M.Ö V. yüzyılda yaşamış
olan Empodekles, maddenin yapısını çok daha değişik bir görüşle
açıklamıştır. Empodekles’e göre doğadaki her şey dört asıl elemandan
meydana gelmiştir. Bu dört eleman toprak, hava, ateş ve sudur. Yunan
düşünürlerinin en büyüğü sayılan Aristo, Empodekles’in dört asıl eleman
teorisini sonuna kadar destekleyince, Aristo’nun etkisi yüzünden
Democritos’un ve diğer düşünürlerin teorileri hemen hemen iki bin yıl
ilgi görmemiştir. Bu iki bin yılın sonunda Galile, Bacon, Descartes,
Boyle ve Newton gibi bilim adamlarının çalışma ve araştırmaları ile
atom teorisi yeniden değer kazanıp gündeme gelmiştir.
XVI. ve XVII. yy.da Galile ve Newton, atomla ilgili kuramsal çalışmalar
yaptılar. 1661 yılında Robert Boyle, bilimsel bir yazısında dört asıl
eleman teorisine kesinlikle karşı olduğunu açıkladı. Boyle’ye göre
maddenin en küçük parçası olan atomlar, basit fakat birbirlerine
mükemmel bir düzenle birleşmişlerdi. Ancak, atomun yapısıyla ilgili
asıl buluşlar, XIX.yüzyılın ilk yarısında gerçekleşecektir.
İngiliz fizik ve kimyacısı John Dalton klasik atom teorisinin
öncüsüdür. 1807(1810) yılında atomik yapıyla ilgili teorisini
geliştirmiştir. Bu teoride atom sert yapılı, ufak bir bilardo topuna
benzetilmiştir. Teori şöyle özetlenebilir:
Dalton atom modeli;
Her şey atom denen son derece küçük bileşenlerden oluşur; bu atomlar ne
yoktan var edilebilir, ne bölünebilir, ne de yok edilebilir.
Atom bir elementin en küçük parçasıdır. Kimyasal özellikleri elementin
kimyasal özelliklerine eştir. Başka bir deyişle, kimyasal reaksiyonlar,
atomun yapısını değiştirmeyip sadece birleşmelerindeki düzeni
değiştirirler.
Bir elementin bütün atomları her açıdan özdeştir; buna karşılık iki
ayrı elementin atomları biçim, boyut,ağırlık (kütle) ve genel
davranışlarıyla birbirinden ayrılır.
İki ayrı elementin atomları basit tamsayılarla belirtilen belli bir
oranda birleşerek bileşikleri oluşturur. Örneğin iki hidrojen atomunun
bir oksijen atomuyla birleşmesiyle suyun en küçük birimi olan bir atom
grubu oluşur.
Dalton değişik atomların ağırlıklarını ölçmek istemiş ancak tek bir
atomun ağırlığının doğrudan bulunmasının imkansızlığını görmüştür.
Ancak en hafif atom olan hidrojen atomu esas alınmak yoluyla hidrojen
atomunun ağırlığına oranla diğer atomların ağırlıklarının
belirlenebileceğini ileri sürmüştür. Kıyaslama atomu olarak oksijen
atomu kullanılmıştır. (O = 16,0000 alınmıştır) Bugün kıyaslama atomu
olarak C-12 (C=12,0000) izotopu alınmaktadır.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru yeni yeni elementler bulundu. Bilim
adamları bu elementlerin atomlarının nasıl bir düzenle birleştiğini,
molekül halinde nasıl bir araya gelip bütünlendiklerini incelemeye
başladılar. İngiliz fizikçi J.J. Thompson’un yaptığı bir dizi katot
tüpü deneyi, insanların atom hakkındaki düşüncelerini büyük ölçüde
değiştirdi. Thompson, elektrik ve manyetik kuvvetler uygulayarak
negatif elektrik yüklü bazı parçaları atomlardan ayırabildiğini
belirtti. Thompson’un katot tüpü, havası boşaltılmış ve iki ucunda
elektrot görevi yapan metal parçalar bulunan bir cam tüpü. Bu iki
elektrot arasında elektrik akımını geçirmek mümkün oluyordu. Çinko
sülfürle kaplı küçük bir cam parçası türün içine yerleştirildiğinde,
hafif bir ışık saçarak parlamaya başlıyordu. Thompson, bu elektrik
akımının, katottan anota doğru saçılan ufak madde parçaları tarafından
taşındığını gösterdi. Thompson bu parçalara elektron adını verdi.
Elektronlar negatif yüklüydü. Bu yüzden pozitif elektrota doğru hareket
ediyorlardı. Thompson ayrıca elektronların bir ağırlığı bulunduğunu da
ispatlamıştır. Daha sonra da yük/kütle oranını hesaplayacaktır. Böylece
atomların yapısında daha küçük parçaların bulunduğu iddiaları da
gerçekleşmiş oldu.
Atomun çeşitli parçaları arasındaki ilişkiler, Yeni Zelanda doğumlu
ünlü fizikçi Ernest Rutherford tarafından açıklanmıştır. Rutherford ve
yardımcıları yaptıkları deneyde, artı iki yüklü helyum atomları olan
alfa parçacıkları ile ince bir altın yaprağı bombardıman ettiler. Alfa
parçacıkları, radyumun radyoaktif parçalanmasından elde edilmiş ve
kurşun bir bloğun dar kanalından ince demet halinde bir yöne
gönderilmişti. Bu parçacıklar yaklaşık olarak on bin atom kalınlığında
çok ince bir metal levhaya yöneltilmişti. Üzerine sülfür kaplı bir
flüoresan levhaya çarptıkları zaman ışık çıkarmaları gözleniyordu. Bu
flüoresan levha merkezinde alfa parçalarının çarptığı ince metal
bulunan bir daire çevresinde hareket edecek şekilde düzenlemişti. Bu
levhaya çarparak alfa parçacıklarının meydan getirecekleri en zayıf
ışıkları bile gözleyebilmek için levhanın orta kısmına bir dürbün
yerleştirilmişti. Alfa parçalarının gaz moleküllerine çarparak
yansımalarını önlemek için bu alet vakumda çalıştırılıyordu. Metal
levhanın etrafında, çeşitli açılarda gözlem yapan Rutherford ve
Danimarkalı fizikçi Niels Bohr oldukça önemli sayıda saçılmış alfa
parçacığı tespit etti. Hatta 180dereceye yakın açılarla bile sapmış
alfa parçacıkları gördüler. Böyle sapmalar ancak yerinden oynatılması
imkansız hedeflere çarpılmasıyla gerçekleşebilirdi.Bu iki fizikçi yeni
bir atom modeli tasarladılar. Bu fizikçilere göre ;
Rutherford atom modeli
Atomun merkezinde bir çekirdek bulunuyor, elektronlar da bu çekirdeğin çevresinde dolanıyordu.
Her çekirdek artı elektrik yükü taşıyordu; böylece çekirdeğin artı yükü
elektronların eksi yüküyle dengelendiği için atomun bütünü elektriksel
olarak yüksüz (nötr) durumda kalabiliyordu.
Çekirdek, atomun bütün yapısı içinde çok küçük bir yer tutuyor. Eğer
bir atom stadyum kadar büyütülecek olsa, çekirdek bu stadyumun
ortasındaki küçük bir bezelye yığını gibi olacaktır.
Atomun hemen hemen bütün kütlesi bu minicik çekirdeğin içinde
yoğunlaşmıştır. Çekirdek başlıca iki temel parçacıktan oluşur: Artı
elektrik yüklü proton ve elektrik yükü taşımayan nötron. Nötronun
kütlesi protonunkinden biraz daha büyüktür.