Yazılar
27 Aralık 2008 21:32 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
aruz ölçüsüyle yazılan nazım biçimleri nelerdir
Aruz ölçüsüyle Yazılan Nazım Biçimleri
Halk şiirinde aruz
ölçüsüyle düzenlenmiş şiirler de vardır. Bunlar Divan edebiyatının Halk
edebiyatına etkisiyle oluşmuştur. Halk edebiyatında özel bir adla
anılan ve aruzla oluşturulan bu yoldaki nazım biçimleri şunlardır:
-Divan (Divani)
-Selis
-Semai (Hece ile yazılanların yanında aruzla yazılan semailer de vardır.)
-Kalenderi
-Satranç
-Vezn-i âhar
Kalenderî
Halk
şairleri tarafından aruzun mef’ûlü mefâ’îlü kalıbıyla gazel, murabba,
muhammes, müseddes biçiminde söylenen şiire denir. Özel bir ezgiyle
okunur. Ezgisi bakımından düz kalenderî, Acem kalenderisi, Emrah
kalenderisi gibi çeşitlere ayrılır. Kafiye düzeni divan ve semaî ile
aynıdır. Bu tür şiirler 3+4+3+4 veya 7+7 şeklinde ondört heeceli iken,
sonradan yerine aruz vezninin geçtiğini ileri sürenler vardır.
ÖRNEK KALENDERÎ: Tokatlı Nurî
KALENDERİ
İçtin mi a cânım yine mestâne durursun
Gamzen gibi âşıklara bîgâne durursun
Kimden söz işittin ki celâ hakkına dâir
Böyle güzelim hâtırı vîrâne durursun
Geç şâhım otur başımın üstünde yerin var
El bağlı efendim kime divâne durursun
Bir çift idiniz vuslat-ı devlette geçen gün
Nettin eşini ey peri bir dâne durursun
Sen al ile başımdan alıp aklımı şimdi
Ey rind-i felek-meşreb edibane durursun
öldürmek ise Nûri kulun kasdına böyle
Çek hançeri öldür a paşam ne durursun
Selis
Halk
edebiyatında aruz ölçüsü kullanılarak yazılan şiirlerdir. Genellikle
19’uncu yüzyıl aşıkları tarafından kullanılan selisin en fazla yazılan
tipi gazeldir. Hece ölçüsünün on beşli kalıbına da uyan selislerin en
belirgin özellikleri farklı bir ezgiye sahip olmalıdır.
27 Aralık 2008 21:31 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
SAVAŞ VE BARIŞ (TOLSTOY) ROMAN ÖZETİ
Eserin Adı: Savaş ve Barış
Yazarın Adı: Tolstoy
Kullanılan Baskı: Birinci baskı, İstanbul, Ağustos 2001. Mavi Yelken Yayınları.
Konusu: 1804’lerde başlayan bu olay Çar Rusya’sının Fransa ile olan savaşlarını ve devamında gelişen olayları anlatıyor.
Ana Fikri: Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez.
Türü: Savaş ve Barış, Rusya-Fransa savaşlarını konu edindiği için tarihî romandır.
Eser
Adı ile Muhteva: “Savaş” Rusya ile Fransa arasında geçen mücadeleyi
anlatırken, “Barış” ise romanda geçen aşkları anlatmaktadır.
Özet:
İhtiyar
Prens Bezukof uzun zamandan beri hastadır ve ölümle pençeleşmektedir.
Bütün çocukları onun öldüğünde mirası nasıl dağıtacağını merak ederler
ve ihtiyar adam bütün parasını çok sevdiği oğlu Piyer’e bırakmıştır.
Petersburg kibar alemin de pek saygın bir yere sahip olmayan Piyer
şimdi el üzerinde tutuluyordu.
Fransa ile yapılacak savaş başlamak
üzere idi ve hazırlıklar yapılıyordu. Bu savaşa Andre, Nikola, Denisof
ve daha niceleri gidiyordu. Bütün alaylar hazırlandıktan sonra savaş
başlar. Uzun uğraşlar sonucu Fransız orduları püskürtülür.
Petersburg
kibar aleminin sayılı isimlerinden olan Prens Vasili, güzelliği ile
tanınmış kızı Elen’i, zengin olması sebebiyle Piyer ile evlendirmek
istiyordu. Bir balodaonları bir araya getiren Vasili daha sonra
aralarından çekildi. İlk açılan Prenses Piyer’i öptü ve sonrasında
evlendiler.
Fransız’lar bir daha taarruz edeceklerdi. Her şey
Osterliç Savaşından bir gün önce hazırlandı. Savaş başladığından bir
süre sonra Ruslar büyük kayıplar vermeye başlamışlardı. Sonunda Rusya
yenildi, İmparator yaralanmış, Başkumandan vurulmuş, diğerleri ise
kaçmışlardı. Prens Andre savaş alanında kalmıştı ve Fransızlar
tarafından esir alınmıştı.
Piyer’in kulağına Dolokof’un Elen’i
lekelediği gelmişti ve o zamandan beri canı çok sıkkındı. Sofrada hep
birlikte oturuyorlarken Dolokof’un elinde bulunan kâğıdı istemiş ve
Dolokof’da vermeyince Piyer ona bir düello teklif etmiş, bu düelloda
onu yaralamıştı. Dolokof yerde yaralı yatarken onu Nikola almıştı. Bu
olaydan sonra Piyer karısı Elen’i terk etti.
Andre’nin evine onun
esir düştüğü haberi çoktan gelmişti ve oradakileri çok üzmüştü. Karısı
Liza doğum dönemlerine giriyordu. Bir zaman sonra Liza’nın sancıları
artmış ve doğurmasının vakti gelmişti. O anda içeriye Andre girdi.
Fransızlar onu serbest bırakmışlardı. Liza’yı gördükten sonra dışarı
çıkarıldı. Girdiğinde ise bir erkek çocuk dünyaya getirmiş olan Liza
ölmüştü.
Çar ile Napolyon arasındaki bağ o kadar güçlenmişti ki
artık savaş olmuyor, hatta bazı kesimler Çar’ın kız kardeşlerinin
birinin Napolyon ile evleneceği söylentisi bile çıkmıştı.
Piyer
Petersburg masonluğunun üyelerinden biri oldu. Mason olduktan sonra
karısı Elen’in ondan af dileme niyetinde olduğunu öğrendi. Hatta
bununla ilgili bir mason gelerek ona karısını kabul etmesi hakkında
nasihatte bulur, eğer karısını kabul etmese bunun masonluğa
uymayacağını da söyler. Piyer karşısında herkesin bir ağız birliği
etmiş olduğunu anlar ve kabul eder.
Petersbug’da düzenlenen bir
baloda Andre Nataşa’yı görür ve çok beğenir. Baloda onunla birkaç kere
dans eder. Balodan sonra bile onu unutamamaktadır. Piyer’in
cesaretlendirmeleri ile gidip açılmaya karar verir. Önce Nataşa’nın
annesine konuyu açar, kadın kabul eder. Daha sonra gidip Nataşa’ya bu
konuyu açtığında kız da havalara uçmuştur. Fakat arada tek bir sorun
kalmıştır, o da Andre’nin babasının düğünü bir yıl sonra yapma
isteğidir. Bu bir yıl boyunca Andre yurt dışında gezmeli ve
dolaşmalıdır. Nataşa bu öneriyi kabul eder ve hep onu bekleyeceğini
söyler. Andre gitmeden önce gizlice nişanlanırlar.
Andre gezide
olduğu sırada Nataşa bir baloya katılır. Orada Prens Vasili’nin işe
yaramaz oğlu Anatolu görür. Anatol Nataşa ile tanışmak isteğindedir.
Anatol kız kardeşi Elen sayesinde Nataşa ile tanışır. Onunla uzun süre
konuşur ve gelecek baloya davet eder. Nataşa konuşmadan sonra fazla
ileri gittiğini düşünür ve pişman olur. Daha sonrasında davet edildiği
baloya gider. Orada Anatol onu karşılar ve ona onu sevdiğini söyler.
Nataşa ona nişanlı olduğunu söylediği halde adam aldırmaz. Nataşa
bundan çok etkilenir ve onu sevmeye başlar. Balodan döndükten sonra
olayı Sonya’ya anlatır. Sonya o adamdan kimseye hayır gelmeyeceğini,
işe yaramazın teki olduğunu anlatmaya çalışsa da Nataşa onu dinlemez ve
hatta ona karşı olan hakaretlerinden dolayı bozuşurlar. Sonya zamanla
Nataşa’nın Anatol ile kaçma planları yaptığını anlar ve bu konuyu hemen
Nataşa’nın amcasına açmaya karar verir. Gece Anatol’a Dolokof yardım
ediyordu. Anatol kapıdan girip birkaç adım ilerledi. Fakat karşısına
iri bir adam çıktı. Anatol kıvrak bir hareketle onun elinden kurtuldu.
Nataşa, Piyer’den Anatol’un evli olduğunu duyunca bu ilişkiye son verdi
ve Sonya ile konuşmaya başladılar.
Fransa-Rusya savaşı gene
başlamıştı. Bu savaşa Nikola, Andre gibi eski askerlerin yanında yeni
olan Piyer de katıldı. Savaşta Fransa ilerliyor ve Lisi-Gori’ye kadar
gelmeye başlıyordu. Andre Mari’ye ve ihtiyar prense bir mektup
göndererek hemen Moskova’ya gitmelerini söyler.
İhtiyar prens
oradan ayrılmadan önce bir felç geçirir. Sağ tarafı tutmamaktadır. Mari
hâlâ ona bakmaktadır.İhtiyar prens bu halde bazı şeylerin farkına
varmaya başlar. Prenses Mari’ye çok çektirdiğini anlar, sürekli ondan
özür diler. Doktor gelip onu muayene ediyordu ve bir gün onu yatağında
ölü buldular.
Mari’nin Moskova’ya gitmesine mujikler engel oluyordu.
Oradan geçerken bunu gören Nikola Mari’ye yardım ederek onun oradan
kurtulmasını sağladı. O anda Mari ile Nikola arasında ilk elektriklenme
gerçekleşti.
Fransız orduları Moskova’ya da yaklaşmaya başladılar.
Kısa süre sonra Moskova’yı da aldılar. Herkes arabalarıyla gitmekteydi.
Arkalarına baktıklarında ise Moskova yanıyordu.Andre bu savaşta çok
ağır yaralanmıştı. Rostof ailesi de yüklerini arabalara yüklüyordu.
Fakat daha sonra o yüklrin bir kısmını boşaltıp savaş yaralılarını
almaya başladılar. Bir köyde mola verdiklerinde yaralılar boşaltıldı ve
herkes dinlenmeye çıktı. Nataşa, yaralıların arasında Andre’nin de
olduğunu duyunca gözüne uyku girmedi ve gidip ona baktı. Nataşa ondan
yaptıklarından dolayı özür diledi ve ona onu sevdiğini söyledi.
Andre’nin durumu çok ağırdı. Ateşi düşmüyordu.
Moskova’da kalan
Piyer birisine yardım etmeye çalışırken, kendisinin kundakçı olduğunu
sanan askerler onu tutuklarlar ve ceza evine koyarlar. Oradan bir grup
ile birlikte çıkarılırlar ve bu gruptaki bir kaç insan kurşuna dizilir.
Kendisinin kurtulduğuna şaşmaktadır.
Piyer’in karısı Elen anjin
sebebiyle ölür. Yine aynı günlerde Nikola’ya bir mektup gelir ve bu
Sonya’dandır. Sonya ona aşklarının artık sürmeyeceğini anlatır. Bu
mektubu Nikola hemen Mari’ye götürür. Bu mektup sayesinde Nikola-Mari
aşkı daha da alevlenir. Mari bundan sonra Andre’nin yanına gitmeye
karar verir ve yanında küçük Nikolenka’yı da götürür. İki gün boyunca
Andre’nin başından ayrılmadılar. İki gün sonra Andre öldü.
Fransa
Moskova’yı ve diğer aldığı yerleri elde tutamadı ve büyük bir ger
çekiliş başlar. Bu geri çekiliş esnasında Nataşa’nın henüz on altı
yaşındaki kardeşi Petiya kaçanların peşinden kovalarken kafasına kurşun
alarak öldü. Rostof’lar bunun acısını da yaşamak zorunda kaldılar.
Nataşa Andre ve Petiya’nın acısın unuttuktan sonra Piyer Mari’nin de yardımıyla Nataşa ile evlendi.
Nikola
ile Mari yaklaşık Piyer’lerin evliliğinden bir veya iki yıl sonra
evlendiler. Nikola babasının girdiği borçları ve zararların hepsini
kapattı. Hem de Mari’nin hiçbir hissesini satmadan.
Nikola ile
Mari’nin bir kızları olur. Nataşa ile Piyer’in ise üç kızları ve bir de
erkek çocukları olur. Andre’nin oğlu Nikolenka ise Piyer’i babası
olarak görüyor ve hep onu örnek alıyordu.
Olay Örgüsü:
- Piyer’in babasının hastalanıp ölmesi.
- Savaş hazırlıklarının yapılması ve savaşın başlaması.
- Piyer ile Elen’in evlenmesi.
- Andre’nin esir düşmesi.
- Piyer’in Dolokof ile düello yapması.
- Andre’nin dönüşü ve Liza’nın ölümü.
- Piyer’in Elen’i tekrar kabul etmesi
- Andre’nin Nataşa’ya aşık olması.
- Nataşa’nın Anatol’a aşık olması.
- Savaşın tekrar başlaması.
- Andre’nin tekrar ortaya çıkması.
- Piyer’in esir düşmesi.
- Andre’nin ölümü.
- Nataşa ile Piyer’in evliliği.
- Nikola ile Mari’nin evlenmesi.
Şahısların Değerlendirilmesi:
Piyer:
İri yapılı, cesur bir adamdır, fakat biraz çekingendir. Babası Prens
Bezukof’un nikahsız bir kadından olma çocuğudur. İlk olarak Elen’i
sevmekteydi fakat daha sonra Nataşa’ya değişik duygular hissetmeye
başlamıştır. Fakat Andre’den dolayı ona açılamamaktadır. Karısının
ölümünden sonra ona daha da aşık olmaya başlamıştır.Andre öldüğünde
evlenmişlerdir.
Andre: Kısa boylu cesur ve akıllı bir askerdir.
Prenses Liza ile evlidir. Karısı doğururken öldükten sonra Nataşa’ya
açılmaya karar vermiştir. Son savaşta ağır yaralanması sebebiyle
hayatını kaybetmiştir. Arkasında yetim bir çocuk bırakmıştır. Piyer’in
iyi bir dostudur.
Nikola: Çok büyük bir vatanseverdir.
Ailesine çok düşkün, hep onların dediğinin olmasını isteyen bir
karakterdir. Hatta bu sebepten dolayı, biraz da çıkan aksiliklerden
dolayı sevdiği kızı, Sonya’yı terk etmiştir. Daha sonra gölünü Prenses
Mari’ye kaptırıp onunla evlenmiştir.Savaşa askerlik yapmaya gitmiştir.
Nataşa:
Yaşadıklarından çok çabuk etkilenen bir kızdır. Aşk bakımından
kararları çok değişmektedir. Önce Boris’e gönlünü kaptırır, daha sonra
Andre’ye, sonrasında Anatol’a ve sonra tekrar Andre’ye dönmüştü, fakat
Andre aynı günlerde ölür. Bunun etkisini üzerinden attığında Piyer’le
evlenmiş ve mutlu bir yaşam sürmüşler.
Sonya: Fakir ama çok güzel
bir kızdır. Kuzeni Nikola’yı sevmektedir ve aşkı karşılıksız değildir,
fakat bir süre sonra ona bir mektup yazarak ayrılmıştır. Nikola, Mari
ile evlendiğinde Mari’den nefret etmeye başlmıştır.
Mari: Biraz
çirkindir, fakat vefalı bir insandır. Babasının ona o kadar
çektirmesine rağmen onu ölümüne kadar yalnız bırakmamıştır. Nikola’yı
sevmektedir.
Elen: Çok güzel, fakat az huysuzdur. Erkeklerin hepsi
ona hayrandır. O yaşadığı yanlış bir şeyden dolayı Piyer’le kısa
süreliğine bozuşur. Daha sonrasında anjinden ölür.
Liza: Andre’nin eşidir ve ona çok bağlıdır. Çok güzel bir kadındır ve bir o kadar da güzel huyludur. Doğum yaparken ölmektedir.
Denisof: Oldukça cana yakın ve samimi bir insandır. Nataşa’yı sevmektedir, fakat Nataşa ona yüz vermeyince vazgeçer.
Dolokof:
Denisof’un tam tersine bir adamdır. Bir zamanlar Piyer’in arkadaşı idi,
fakat Piyer’in karısı Elen’i lekelemesi sebebiyle Piyer onu
arkadaşlıktan siler. Daha sonra Sonya’ya bir evlilik teklifinde bulunur
fakat Sonya onu kabul etmeyince vazgeçer.
Zaman:
Bu olay 1804’lerde başlamıştır. Fransa-Rusya savaşları dönemini anlatmaktadır.
Mekân:
Olayın geçtiği veya söz edilen belirli bir yer yoktur; birkaç yer mevcuttur. Bunlar Lisi-Gori, Moskova ve St. Petersburg’dur.
Dil,
Üslûp ve Anlatım: Yazar akıcı ve sade bir dil kullanmıştır. Bu
doğrultuda anlatımda açık ve akıcıdır. Yer yer süslü anlatımlara yer
verilmiştir. Fakat geneli sade bir şekilde yazılmıştır
27 Aralık 2008 21:31 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
Divanü Lügati't Türk (Türk Dilinin Sözlüğü)
-Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılıp 1072 yılında tamamlanmıştır.
-Halife Ebülkasım Abdullah'a sunulmuştur.
-Araplara Türkçe'yi öğretmek amacıyla yazılmıştır.
-Arapça yazılmıştır.
-Türk dilinin ilk sözlüğüdür.
-İlk ansiklopedik yapıttır.
-İlk dilbilgisi kitabıdır.
-7500 tane sözcük vardır. 3000 tane eylem, 4500 tane eylemden türeyen adlar vardır.
-İslamiyet Öncesi Dönem ile günümüz arasındaki en önemli köprüdür.
-Bugün elimize ulaşan "koşuk, sav, sagu, destan" gibi ürünlerin bazıları bu yapıttadır.
27 Aralık 2008 21:30 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
mevLid
Halk arasında Mevlid (Mevlit, Mevlüd, Mevlüt olarak da
kullanılır) olarak bilinen bir şiirdir. Süleyman Çelebi tarafından
yazılmış olan ve asıl adı "Vesiletünnecat" olan bu şiirin konusu
Muhammed'i övmektir. Mesnevi türündendir, "failatun failatun failun"
vezninde yazılmıştır.Üç yüze yakın beyitten oluşmaktadır.
Muhammed'in
doğum günü 12 Rebiülevvel'dir. İslam dünyası her yıl bu günü Mevlid
Kandili olarak kutlar. Mevlid geleneği yüzyıllardır sürmektedir.
Kandiller dışında, çocuk 40'ını çıkınca, bir Müslümanın vefatının 40.
gününde, adaklarda, evlenme töreninde, hacıların dönüşünde, sünnet
merasiminde, asker uğurlamada mevlid okuma geleneği vardır.
Bu
mevlidlerde Süleyman Çelebi'nin Vesiletünnecat'ı (Kurtuluş Vesilesi)
(1402) okunur. Mevlid günleri oruç tutma, geceleri ilahi, dua, vaaz,
kıraatla kutlama yaygındır.
MEVLİD
Süleymân
Çelebinin meşhûr eseri. Mevlid, lügatte “doğmak, doğum zamânı, doğum
yeri” mânâlarına gelir. Mevlidin asıl adı Vesîlet-ün-Necât (Kurtuluş
Vesîlesi)tır. Muhammed aleyhisselâmın doğumunu kutlamak için yapılan
tören mânâsına da kullanılmaktadır.
Süleymân Çelebinin 15.
asırda yazılan Mevlidinden başka 14. asırda yaşamış Erzurumlu Mustafa
Darîrin Tercümetüd-Darîri vardır. Bunu İbn-i İshâkın Sîretün-Nebîsinden
çevirmiştir. Bir diğer mevlid de Fâtih Sultan Mehmed zamânında yaşamış
Ahmedin yazdığıdır.
Mevlid, yalnızca Müslüman Türkler arasında
değil, bütün İslâm dünyâsında çok beğenilmiştir. Arnavutça, Rumca ve
İngilizceye de tercüme edilmiştir. Asırlar boyunca bütün İslâm
dünyâsında mübârek gün ve gecelerde, sünnet, düğün gibi toplantılarda
ve diğer vesîlelerle sevilerek okunmuş ve dinlenmiştir. Müslümanların
Muhammed aleyhisselâma olan aşk ve muhabbetlerine tercüman olmuştur.
Mevlidin yazılış sebebi de Süleymân Çelebinin Peygamber efendimize
duyduğu engin muhabbettir.
Süleymân Çelebinin Bursa Ulu Câmideki
imâmlık yıllarında, İranlı bir vâiz, kürsüde Bakara sûresinin 285.
âyetini kendi bilgisine göre tefsir etti. Allahü teâlânın gönderdiği
peygamberler arasında hiçbir fark görmediğini ve Muhammed
aleyhisselâmın hazret-i Îsâ peygamberden daha üstün tutulmayacağını
söyledi. İranlı vâizin bu bozuk ve hakîkatlere uymayan şahsî
düşünceleri, Süleymân Çelebinin Muhammed aleyhisselâm için gönlünde
duyduğu aşk ve muhabbete ziyâdesiyle tesir etti. Bu türlü iddiaları
cevaplandırmak ve sâhiplerini susturmak, Muhammed aleyhisselâmın bütün
diğer peygamberlere üstün, son peygamber olduğunu isbatlamak için
Mevlidini yazdı. Mevlid; baştan sona kadar Ehl-i sünnet îtikâdını,
Allahü teâlânın mutlak irâdesini, âlemi yoktan var ettiğini ve
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hiçbir mahlûkta
bulunmayan üstün, yüksek ve emsâlsiz vasıflarını anlatır. Her
kelimesinde gönlü Resûlullah aşkı ile yanan bir müminin engin aşk ve
muhabbet kokuları vardır. Diğer peygamberlere olan bütün üstünlükler de
en güzel ve en veciz kelime ve ifâdelerle anlatılmıştır.
Mevlid;
“münâcât” (Allahü teâlâya yalvarma), “vilâdet” (Peygamber efendimizin
doğumu), “risâlet” (Peygamber oluşu), “mîrâc” (göklere çıkışı, Cenneti
ve Cehennemi görmesi), “rıhlet” (Peygamberimizin vefâtı) ve “duâ”
bölümlerinden ibârettir.
Söze Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile
başlayan Süleymân Çelebi, Âdem aleyhisselâmdan Peygamberimize kadar
bütün peygamberlerin alınlarında nûr parladığını ve bu nûrun Muhammed
aleyhisselâma intikâl ettiğini anlatır. Peygamberimizin (sallallahü
aleyhi ve sellem) doğuşuna geniş bir yer ayırarak, O doğarken annesinin
neler duyup, neler gördüğünü, bu anda bütün varlıkların engin bir neşe
içinde kaldıklarını, bütün zerrelerin Onu büyük neşe içinde
karşıladığını söyler. Mevlidde bundan sonra, Muhammed aleyhisselâma
peygamberliğin nasıl geldiğini ve mîrâc hâdisesinin nasıl
olduğunu
anlatır. Derin üzüntü içinde yazdığı rıhlet ve daha sonra duâ ile
mevlidini bitirmiştir. Muhammed aleyhisselâmın her varlığın yaratılış
sebebi, bütün yaratılmışların en şereflisi olduğunu ifâde ederken, Onu
bütün peygamberlere üstün kılan Allahü teâlâya şükürler etmektedir.
Eserde
çok olgun fikirler ve kompozisyon bütünlüğü vardır. Mevlid, mesnevî,
nazım şekliyle yazılmıştır. Ancak her bendin sonunda yer alan;
Ger dilersiz bulasız oddan necât Işk ıla derd ile eydün esselât
beyti
eseri bir nevi terci-i bend durumuna düşürmüştür. Aruz vezniyle
yazılmış, “fâilâtün, fâilâtün, fâilün” kalıbı kullanılmıştır. Yalnız
bir yerde “Mefûlü, fâilâtü mefâîlü fâilün” kalıbına yer verilmiştir.
Kâfiyeler
güzel ve sağlamdır. Süleymân Çelebi, Mevlidin mısraının mükemmel olması
için çok titizlik göstermiş, bu sebeple, Mevlid üstün sanat sâhibi
divan şâirleri tarafından da sevilip beğenilmiştir.
Mevlidde
olayların ve düşüncelerin anlatıldığı yerlerde, en kısa, en uygun ve
mümkün olan en sâde anlatım şekli kullanılmıştır. Mevlidde hemen her
türlü söz ve ifâde sanatına rastlanır. En çok cinas, teşbih ve tekrir
gibi sanatlara yer verilmiştir. Bölümlerin ve kitâbın bütünlüğüne
titizlik gösterildiği kadar, her mısranın ayrı ayrı güzelliği de gözden
kaçmamaktadır. Mevlid lirizm (içlilik) ve öğreticiliği (didaktizm)
iyice kaynaştırmış bir şiir kitabıdır. Kuruluktan uzak olduğu gibi,
sırf coşkunluktan da ibâret değildir. Görünüşte kolay, fakat
denendiğinde benzerinin yazılmasının çok zor olduğu görülür.
İran
edebiyâtında mevlid türünde eser yazılmamıştır. Mevlid, Peygamber
efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) medh ve senâ ederek,
Müslümanların gönlünde Onun sevgisini harekete geçirdiğinden ve dîne
bağlılıklarını arttırdığından bunu okumak ve dinlemek, nâfile bir
ibâdet olup, çok sevaptır. Ancak İslâmiyetin haram ve yasak ettiği
şekillerde ve şarkı söyler gibi veya çalgı âletleriyle berâber okunması
yasaklanmıştır.
MEVLİD-İ ŞERİFTEN BölÜMLER
(Münâcât bölümünden)
Allah âdın zikr idelüm evvelâ Vâcib oldur, cümle işte her kula
Allah adın her kim ol evvel ana Her işi âsân eder Allah ona
Allah adı olsa her işin önü Hergiz ebter olmaya anın sonu
Allah adın her nefeste di müdâm Allah adıyla olur her iş temâm
Bir kez Allah dise aşk ile lisân Dökülür cümle günâh misl-i hazân
İsm-i pâkin pâk olur zikreyleyen Her murâda irişür Allah diyen
(Velâdet bölümünden)
Âmine Hâtun Muhammed ânesi Ol sadefden doğdu ol dür dânesi
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn Çok alâmetler belürdü gelmeden
Ol gice kim doğdu ol Hayr-ül-beşer Anası anda neler gördü neler
Didi: Gördüm, ol Habîbin ânesi Bir acep nûr kim, güneş pervânesi
Berk urup çıktı evimden nâgehân Göklere dek nûr ile doldu cihân
Gökler açıldı vü feth oldu zulem Üç melek gördüm elinde üç alem
Biri maşrık, biri mağribde anın Biri damında dikildi Kâbenin
İndiler gökden melekler saf saf Kâbe gibi kıldılar evim tavaf
Hem havâ üzre döşendi bir döşek Adı sündüs döşeyen anı melek
İndi hûrîler bölük bölük buğur Yüzleri nûrından evim doldu nûr
Çevre yanıma gelip oturdular Mustafayı birbirine muştular
Didiler: Oğlun gibi hiçbir oğul Yaradılalı cihan gelmiş değül
Bu gelen tevhid-i irfân kânıdır Bu gelen ilm-i ledün sultânıdır
Âmine eydür çü vakt oldu tamam Kim vücûda gele ol Hayrül-enâm
Susadım gâyet hâraretten kati Sundular bir câm dolusu şerbeti
Kardan ak idi ve hem soğuk idi Lezzeti dahı şekerde yok idi
İçdim anı oldu cismim nûra gark İdemezdim nûrdan kendimi fark
Geldi bir ak kuş kanadıyla revân Arkamı sığadı kuvvetle hemân
Doğdu ol sâatde ol sultân-ı din Nûra gark oldu semâvât ü zemîn
(Mîrâc bölümünden)
İşit imdi Mustafa mîrâcını Nice urındı saâdet tâcını
Göklere hem nice seyrân kıldı ol Hak teâlâ hazretine buldu yol
Anda ol gördüğin âdem görmedi Kimse hem, ol irdüğine irmedi
Enbiyâ ervâhına indi nidâ Kim kılınız Mustafaya ikdidâ
Önüne düştü, ona oldu delil Aldı gitti Mustafâyı Cebreil
Gördüler nurdan örülmüş nerdübân Nerdübândan oldular göğe revân
Ol gök ehli cümle karşı geldiler Mustafaya hayli ikram kıldılar
Ey Habibim, dâvet et kullarımı Tâ gelip de, göreler didârımı!
Sen ki, mirâc eyleyip, etdin niyâz Ümmetün mîrâc eyleyip, kıldım namaz
Her zaman ki, bu namazı kılalar Cümle gök ehli sevâbın bulalar
Çünki her türlü ibâdet bundadır. Hakka kürbiyyetle vuslat bundadır
Sıdk-ile beş vakt oldukça edâ Elli vaktin ecrini eyler hak atâ
27 Aralık 2008 21:29 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
DEDE KORKUT HİKAYELERİ{DESTANLARI}
TÜRKlerin islamiyet
sonrası yazılı halk hikayelerinin ilk örnekleridir. kitabın asıl adı ;
kitabi dedem korkut ala lisani taifei oguzandır. toplam 12 destandan
oluşur.
hikayelerde dersler verilmiş, halk bilgilendirilmek
istenmiştir. destanlaşmış tarih olayları anlatılmıştır. oğuzların dini
inançları belirtilmiştir, örneğin alpler kafirlerle savaşa gitmeden
evvel arı sudan abdest alıp, iki rekat namaz kıldıkları belirtilmiştir.
halkın iktisadi durumu da anlatılmıştır. oğuzların daha çok
hayvancılıkla geçindiği neredeyse her hikayede görülmektedir. yalnız,
oğuzlar’da üstünlük zenginlikle, mal mülkle olmaz. oğuzlar’da üstülük
yiğitlikle olur. erkek gençlerin isim alabilmesi için bir yiğitlik
göstermesi gerekir. yiğitlik gösteren delikanlıya dede korkut isim
verir. verdiği isimler genellikle delikanlının gösterdiği yiğitlikle
alakalıdır. mesala boğaç han’a ‘boğaç’ ismi boğayı boğduğu için
verilmiştir. oğuzlar işlerini kendileri yapamazsa küçük düşerler.
üstünlüklerini kaybetmemek için yardım kabul etmezler. kazan han’ın
hikayesinde de böyle olmuş, kazan han çobanı, yardımını engellemek
için, ağaca bağlamıştır.
hikayelerde kadın da söz sahibidir.
kadın da hanlık edebilir. kadın evlenirken güçlü, yiğit birini arar.
gerektiğinde kadın da savaşır fakat kadının savaşması erkeği küçük
düşürür.
destanlarda yoğunlukla ideal oğuz alp’inin nasıl olması
gerektiği anlatılıyorsa da alplerin başına gelen olaylardan herkese pay
düşüyor. büyüklüğün ve güçlülüğün erdem ve hünere bağlı olduğu her
fırsatta belirtilmiş. düşmana karşı savaşmak da yiğitliğin, büyüklüğün
göstergesidir. verilen dersler bu kadarla da kalmıyor. bunların bir
kısmı doğrudan devlete ve yöneticilere bir kısmı da millete verilmek
istenen derslerdir...
alıntıdır..
1-15.16 yüzyılda bilinmeyen biri tarafından yazılmıştır
2-Bir önsöz ve 12 hikayeden oluşur
3-Hikayeler birbirinden bağımsızdır
4-Her hikayenin sonunda Dede Korkut adlı yaşlı-bilge kişiortaya çıkar.Kopuzu ile
dua söyleyerek hikayeyi bitirir.
5-Oğuz Lehçesiyle yazılmıştır.Oğuzların iç ve dış düşmanlarını anlatan hikayeler vardır.
6-Nazım-Nesir karışık yazılmıştır.
27 Aralık 2008 21:29 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
HOCA DEHHÂNi
Klasik Türk edebiyatı, tam bir Divan
Edebiyatı atmosferi içinde, Türk dili ile, kesin ve fasılasız olarak
XIII. asrın ikinci yarısında Anadolu'da başlamıştır. Bundan evvelki
edebiyat sadece İslâmî bir edebiyat olup tam bir divan edebiyatı gibi
telakki edilmemelidir.
Bugünkü bilgilere göre, Anadolu'da,
yalnız dindışı konularda eserler verip bu yolla kasideler ve gazeller
söyleyen ilk divan şairi Hoca Dehhânî'dir.
Hoca Dehhânî aslen
Horasanlı bir Türk'tür. Anadolu Selçukularının son hükümdarlarından
III. Alaeddin Keykubad zamanında Anadolu'da bulunmuş ve bu hükümdarın
adına, Farça ile 20.000 beyitlik bir Selçuklu Şehnamesi yazmıştır.
Onun,
şiirlerinde kullandığı dehhan kelimesinin sözlük anlamı "nakışçı"dır.
Fuat Köprülü'ye göre bu şair "Anadolu'da klasik Türk şiirinin ilk büyük
üstadı"dır.
Hoca Dehhani'nin Türkçesi temiz güzel, üslubu
sanatlıdır. Yaşadığı çevrede tasavvuf şiirinin sonsuz hakimiyetine
rağmen Dehhânî'nin elde edilen on kadar şiirinde bir tasavvuf kültürü
bulunmakla beraber, tasavvufî bir ideoloji bulunmayışı da ayrıca
dikkate değer bir özelliktir. Bu, şairin İran tarzı ve dindışı bir şiir
anlayışında ısrarla çalıştığını, hatta bu yolda kendisinden önce de
aynı anlayışta çalışmış başka Türk şairlerinin bulunduğu ihtimalini
haber verir.
Hoca Dehhânî, aynı zamanda Türk Divan
şiirinde devrinin ve muhitinin sosyal hayatını, hayat, ahlâk, iman ve
güzellik anlayışını vb. aksettiren ilk şairdir. Bu hareket, böyle
problemler üzerinde uzun duruşlarla değil, Divan Şiirinin temel
vasıflarına uyularak, kısa ve keskin çizgilerle yapılır.
27 Aralık 2008 21:28 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
Türk İslam Toplumlarında, kültürel hayat, islam kültür çevresinin
etkisi altında gelişti. Türklerin bu çevreye girmeleri onların her
alanda ilerlemesine ve yükselmesine sebep oldu. Türk düşüncesi, bir
yandan tarihi gelişimini devam ettirirken diğer yandan İslam düşüncesi
ve felsefesiyle bütünleşti. Bu toplumların hayat tarzlarında islamın
yüce ve ebedi ilkelerine, esaslarına ve kurallarına uyum sağlayacak
değişmeler meydana geldi. Hukuk düzenleri "Şerri" esaslara ve
"Törelere" göre yeniden kuruldu, düzenlendi. Arap ve Fars dil ve
kültürlerinin baskısına rağmen, Türk dili korundu. Karamanoğullarının
başlattıkları resmi dilin türkçe olması hareketi, bazı olumsuz dönemler
dışında devam etti. İslamın koruyuculuğunu üstlenen Türkler, Türk
tasavvuf düşünce ve eylemleriyle müslümanlığın çağlar boyu gelişmesini
ve yönlendiriciliğini sağladılar. Anadolu Türk toplumu oluşturduğu
kültür çevresinde, manevi ve maddi kültür hayatını sürekli şekilde
güçlendirdi. Kurduğu imparatorluklar o çağların siyasette, sosyal düzen
ve sosyal adalette, iktisadi alanda, özellikle bilimde, eğitim ve
öğretimde, hukuk hayatında, en medeni ve en ileri devletleri oldular.
Osmanlı imparatorluğu kuruluşundan başlayarak, tarihi varlık alanından
çekilişine kadar altıyüz yıl boyunca İslam Dünyasının, Türk İslam
kültür çevresinin tek temsilcisi oldu. Bir dünya devleti niteliğini
koruyarak, kültür hayatını inançlarda, adalette, dilde, musikide, sanat
ve estetikte, mimaride, folklörde, eğitim ve öğretimde, sosyal
ilişkilerde, diplomasi de özenle güçlendirdi. İnsanlık tarihine sayısız
örnekler verdi. Kültür varlığımızın zenginleşmesini sağladı.
Türklerin İslamiyeti Kabulu
Türkler'
in İslamiyet' le asıl karşılaşmaları Emevi ordularının Maveraünnehr' e
girmesinden sonradır. Türkler sınır boylarında İslam Dini' ni tanıma
fırsatı buldukça onu benimsiyorlardı. Fakat ilk Müslüman olan Türk
devleti bu bölgede değil, İtil boyunda yaşayan Türkler' in kurmuş
oldukları Bulgar Devleti oldu. İtil Bulgarları' nın hükümdarı Almış,
Bağdad Abbasi Halifesi' nden din adamı ve askerlik teknolojisi bilen
insanlar (kale yapımı için) istemişti. Onuncu Asr' ın başlarında onlara
bir Müslüman hey' eti geldi. O sırada Hazar Hanları Museviliği,
Uygurlar Mani Dini' ni, Doğu Avrupa' ya giden diğer Türkler ise
Hıristiyanlığı kabul etmiş bulunuyorlardı. İtil (Volga) Bulgar devleti
ilk Müslüman Türk devleti oldu. Cuma hutbelerinde "Allahım, Bulgar
İl-teberini (hükümdar) doğru yola götür" deniyordu. Hükümdar, babası
Müslüman olmadığı için onun adını anmak istemedi, onun yerine Abdullah
adını kullandılar. Bulgar Türkleri o sırada eski örf ve adetlerini,
bazıları İslam' a uymasa da devam ettiriyorlardı, ama İslamiyet
konusunda fevkalade samimi idiler; geceler çok kısa olduğu için, sabah
namazını kaçırma korkusuyla çok defa hiç uymuyorlardı. Bunlar aynı
zamanda Müslüman olmayan komşu Türk ülkelerine karşı gaza yapıyorlardı.
Nitekim Başkurt Türkleri o sırada Hıristiyan olacakken, Bulgarlar bunu
engellemişti.
27 Aralık 2008 21:28 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
Bugün dünyada en çok kullanılan ve yaygın olan alfabeler; başta Lâtin
alfabesi olmak üzere, Arap alfabesi, Çin alfabesi, bu alfabenin diğer
Doğu ülkelerinde kullanılan daha basit ve değişik şekilleri, Grek ve
İbrânî alfabeleridir. Bunlar arasında büyük bir insan kitlesinin
kullandığı Çin alfabesi yaklaşık olarak ikibin harften oluşmasına
rağmen asla değiştirilmemektedir. Zîra uzun asırlardır kullanılan bu
zor alfabe ile sayısız eserler vücûda getirilmiş ve bununla büyük bir
kültür oluşturulmuştur.
Uzak doğu alfabelerinden Çin alfabesi ve
bundan geliştirilen benzer alfabeler yukarıdan aşağıya doğru; Lâtin ve
Grek alfabesi, soldan sağa doğru; İbrânî ve Arap alfabesi ise sağdan
sola doğru yazılmaktadır.
27 Aralık 2008 21:26 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
Orta Asya’dan Anadolu’ya göçen ve burada beylikler, devletler kuran
Türk boylarının başka ulusların değerlerini kabullenip başta dil olmak
üzere kendi değerlerini terk etmeye yöneldikleri ve bu yönelişi âdeta
marifet saydıkları bir dönemde Karamanoğulları Beyliği’nin üçüncü ve en
ünlü hükümdarı olan Karamanoğlu Mehmet Bey 13 Mayıs 1277 tarihinde bir
ferman yayımladı. Türk Dili’nin yeniden “devlet dili” olarak ilân
edildiği bu ünlü ferman Türkçenin gelişmesinde önemli bir dönüm noktası
olmuştur.
“Bugünden sonra divanda, dergâhta, sarayda, mecliste ve meydanda Türkçeden başka bir dil kullanılmayacaktır.”
Türkçemiz,
gereksiz yere kullanılan yabancı sözcükler yüzünden gün geçtikçe
kirleniyor. Türkçeyi doğru, düzgün ve özenli kullananların sayısı
azalıyor. Oysa bizi birbirimize bağlayan, bağlayacak olan başka bir dil
yok. Türkçemizi koruyalım, geliştirelim, zenginleştirelim.
27 Aralık 2008 21:26 · Spinoza · 0 fav
· Etiketler
göktürk yazıtlarıyla nutuk arasıdaki benzerlikler ve farklılıklar
Göktürk yazıtları bilge kağan tarafından Türk
milletine öğüt vermek amacıyla yapılmıştır. Nutuk ise Mustafa Kemal
Atatürkün milli mücadele döneminde türk milletine seslendiği bir
eserdir...
göktürk ilk yazılı örnektir.nutuk ise türk milletine ait bir varolma savaşında yazdığı bi eserdir..