Zaman Süreksizdir
Hareket halinde A dan B'ye doğru giden bir ok düşünün. Ok herhangi
bir anda A ile B arasında bir noktada bulunmaktadır. Bu noktada ok
sabit durduğuna göre hareket etmiyordur. Fakat hareketsiz olarak
görüldüğü bu nokta A ile B arasındaki herhangi bir nokta olabilir. Şu
halde ok tüm yol boyunca hareketsiz durmaktadır. Buradan da hareketin
olmadığı sonucuna varılabilir.
Şimdi, bu şekilde bir mantık yürütme bize saçma ve hatalı görülebilir.
Zira okun A dan B'ye hareket ettiğini biliyoruz. Ancak ok bu hareketini
sürekli bir şekilde mi gerçekleştiriyor, yoksa süreksiz bir şekilde mi?
Klasik bilimsel görüş sürekliliği savunur ve okun sürekli bir şekilde A
noktasından B noktasına ulaştığını iddia eder. Bu iddianın dayandığı
varsayım ise uzay ve zamanın sürekli olduğudur. Acaba gerçekten uzay ve
zaman sürekli midir?
Sürekliliği tanımlarken aradaki farkın limitte sıfıra gittiğini kabul
ederiz. Yani bir çizgi üzerindeki iki nokta sonsuz derecede yakın
olmaları gerekir. Sonsuz yakınlık ise sıfır değişim demek olduğundan,
"limit halde hareket yoktur" da pekala denebilir. Bu sonucun bir başka
ifadesi, süreklilik bizim yaratmış olduğumuz bir varsayımdır. Zira
klasik Newton fiziğinde uzay sonsuza uzanan bir arka plan olarak
varsayılmakta ve nesneler bu arka plan içinde belli noktalarda yer
kaplayıp hareket eden varlıklar olarak belirtilmektedirler. Zaman da
hakeza nesnelerden bağımsız ölçülebilen bir büyüklük olmaktadır.
Einstein'ın görelilik kuramında da zaman ve mekan sürekli ve
ölçülebilen değişkenlerdir.
Oysa ki Kuantum kuramında durum tamamen farklıdır. Zaman ölçülebilen
bir değişken değildir. Olaylara bir film seyreder gibi sürekli bakmaz,
o filmin kare fotoğraflarına ayrı ayrı bakar. Her olay bir an içinde
yakalanmış bir fotoğraftır. İki an arasında da sürekli bir ilişki
olması gerekmez. Dolayısıyla bu kurama göre zaman tek yönlü geçmişten
geleceğe doğru akması gerekmez. Kuantum kuramına göre zaman
tersinirdir. Yani bir olayın filmini ters oynatacak olsak dahi bize
imkansız bir olay gibi görünmez.
Örneğin, gündelik hayatta bir yumurta yere düşüp kırıldığında parçaları
etrafa yayılıp kalır. Bu olayın filmini çekip tersten oynattığımızda
yerdeki parçaların bir araya geldiklerini ve bir yumurta oluşturup
yukarı doğru yükseldiklerini görürüz. Bu duruma gündelik hayatta
rastlanmayışının nedeni zamanın tek yönlü akışıdır. Bu bakımdan bizim
boyutumuzda zaman tersinir değildir sonucuna varıyoruz.
Ancak yaşam olayını incelediğimizde film adeta tersinden
seyredilmektedir. Hücrenin içindeki çekirdekte bulunan ufacık DNA ve
RNA moleküllerinden yeni hücreler oluştuğunu ve gittikçe bu hücrelerin
bir araya gelmesiyle önce dokuların sonra da canlı varlığın ortaya
çıktığını görüyoruz. Bu olay, yerdeki dağılmış yumurta parçalarının
birleşip yeniden bir yumurta oluşturmalarına benziyor. Yani, yaşam
oluşması için zaman adeta tersine hareket ediyor.
Canlı varlığın oluşması için zamanın tersine akması ne anlama gelir?
Öncelikle canlı varlığın çevresine göre daha organize, düzenli bir yapı
oluşturduğunu görmekteyiz. Bu da Entropinin azalması anlamına gelir.
Zira Entropi düzensizliğin ölçüsüdür (Bkz. "Bilgi Yokolmuyor" başlıklı
yazı, "X" Dergisi Kasım 2004). Entropinin azalması ile bilginin artması
aynı anlamı taşıdığına göre canlı varlıkta bilgi artışı olmaktadır.
Entropiyi azaltan ve bilgiyi arttıran varlık bizim ölçemediğimiz
ışıktan hızlı hareket eden (Takiyon adını verdiğimiz) parçacıklar
oldukları kanısındayım. Zira, ışıktan hızlı hareket eden parçacıklar
zamanda da ters yönde (gelecekten geçmişe doğru) hareket ederler.
Şu halde 'şimdiki an' içinde yaşayan biz insanlar için zaman, hem
geçmişten hem de gelecekten etkilenen bir yapıya sahiptir. Sadece tek
yönlü akan bir zaman kavramı, bizim için sadece pratik önemi olan bir
yaklaşımdan ibarettir. Gerçekte zaman süreksiz anlardan oluşmaktadır.
Her an kendi içinde bir bütündür ve bir an ile diğer an arasında
sürekli bir ilişkinin bulunması zorunlu değildir. An adını verdiğimiz
zaman süresi son derece kısa, adeta sıfıra yakın olmakla birlikte
tamamen sıfır da değildir. Bu çok kısa süre Kuantum kuramındaki Planck
sabiti ile orantılı olup Planck zamanı olarak tanımlanmıştır. Tüm evren
bu Planck süreleri arasında bir var olmakta, bir yok olmaktadır.
Bu durumda madde nasıl oluyor da yok olmadan önceki şeklini hatırlıyor?
Sorusunun yanıtını "şimdiki anın hem geçmişi hem de geleceği
barındırmakta olduğu".ifadesinde buluyoruz. Zaman ve mekan süreksiz ama
birbirlerinden habersiz değiller. Bu haberleşme yerel etkilerle
olmuyor. Yani sürekli bir etki-tepki durumu yerine anında ve ışıktan
hızlı bir 'nakille' haberleşme sağlanıyor. Nakille sözünü tırnak içinde
ifade ettim zira buna 'hareket' demek istemedim. Sadece bilgi nakli söz
konusu. Bu bilgi nakli ile düşünce enerjisi yakından alakalı kavramlar.
Bilgi naklini sağlayan düşünce enerjisidir ve düşünce enerjisini
harekete geçiren de istektir, denilebilir. Enerji kaybolmayıp
korunduğuna göre bilgi de korunuyor.
Enerjinin küçük ve sonlu paketler halinde aktarıldığı deneysel olarak
kanıtlanmıştır. Bu durumu sağlayan da gene zamanın ve mekanın küçük
sonlu süreler/aralıklar halinde artmasıdır. An dediğimiz bu kısa sürede
hareket yoktur denilebilir. Böylece Zenon çelişkisi bir çelişki değil,
günümüzün modern bilimine ters düşmeyen bir ileri görüşlülük olmaktadır.
Eskiden bilginin korunması büyük çapta sözlü destanlarla, masallarla ve
kutsal ayinlerle olmaktaydı. Yazılı belgelerin yaygınlaşması ile
birlikte bilginin korunması çok daha kolay hale geldi. Ama, bilgi
kitaplara taşındı ve insanın kendi öz varlığının bilgisi olmaktan
çıktı. Kitabi bilgi sayesinde teknolojik ilerlemede büyük bir sıçrama
yaşandı. Günümüzde bilgisayarlar sayesinde bilgi büyük bir hızla hem
birikiyor, hem de yayılıyor ama gittikçe de bizden uzaklaşıyor. Bu
hızlı yayılmayı dikkatle izlemekte yarar var. İnsanlar artan bilgi
karşısında katılımcı değil sadece gözlemci durumuna geçiyorlar. Daha da
önemlisi, insanlar bilgiyi içlerine katmadıkları için kendi öz
değerlerini ve kültürlerini korumayı da başaramıyorlar. Bir yanda
küreselleşmenin getirdiği ortak değerler, diğer yanda aile ve toplumdan
kaynaklanan farklı ve özel değerler insanları bir çeşit bölünmüş bir
ruhsal yapı içine sürüklüyor. Sonuçta umursamaz, gözlemci ve sığ
değerlerle donanmış bir toplum ortaya çıkıyor.
Bu durum karşısında takınılması gereken doğru tutum nedir? Mademki
düşünce enerjisini harekete geçiren istektir, o zaman isteklerimizin ne
olduklarını ve nereye etki ettiklerini bilmekte yarar var sanırım.
İstekleri sadece maddi çıkarımız doğrultusunda yönlendirdiğimiz sürece
yeni isteklerin ortaya çıkmasına engel olmayız. Bu durum hiç bitmeyen
biteviye birbirini besleyen istekler zincirini yaratmaktan öteye
gitmez. Bu zinciri kırabilmek öyle sanıldığı kadar da kolay olmuyor.
Tutkularımız ve sorumluluklarımız bu istek zincirini sürekli besliyor.
İstek zincirini günümüzün yaşantısı içinde tümüyle kırmak mümkün
görünmese de istekleri daha geniş bir çerçeveye yaymak pekala mümkün
olabilir. Bir diğer ifade ile, isteklerimizi hem kendi yararımıza
(hayrımıza) hem de bütünün yararına yönlendirmeye gayret etmeliyiz.
Özellikle bilgiye bir gözlemci olarak değil, bir katılımcı olarak
yaklaşmak ve onu gündelik hayatımızın bir parçası haline getirmek
gerektiği kanısındayım.
Unutulmaması gereken şey; her anın bir fotoğraf gibi kendi başına bir
değer taşıdığı ve bu fotoğrafta daima kendimizin de bulunduğudur
