Atom Modelleri
ATOM MODELLERİ
İnsanoğlu en az 2500 yıldır maddenin yapısı hakkında araştırmalar
yapmakta, fikirler geliştirmektedir. Bugün bilim adamlarının çözmeye
çalıştığı bu tür sorunlarla eski çağlarda filozoflar uğraşırdı. İ.Ö 5.
yy.da, Yunan düşünürü Democritos bütün maddelerin daha fazla bölünmesi
imkansız küçük parçalara ayrılıncaya kadar parçalanabileceğini ileri
sürmüştü. Başka bir deyişle, bir madde parçalandığı bunun belirli bir
sınırı vardı. En sonunda o kadar küçük bir parça elde ediliyordu ki
daha küçük parçalara bölünmesi imkansızdı. Democritos, bu en küçük
parçaya atom adını verdi. Yunancası bölünmez anlamına gelen
“atomus”tur. Democritos’a göre bir maddenin yapısındaki atomlar
sayısızdır ve gözle görülemez. Ayrıca, atomların asıl yapısı aynı
olmakla birlikte değişik maddelerin atomları sadece ağırlık, biçim ve
büyüklük bakımından farklıdırlar. Bir başka Yunan düşünürü Epikür de
Democritos’un fikirlerini desteklemiştir. Fakat M.Ö V. yüzyılda yaşamış
olan Empodekles, maddenin yapısını çok daha değişik bir görüşle
açıklamıştır. Empodekles’e göre doğadaki her şey dört asıl elemandan
meydana gelmiştir. Bu dört eleman toprak, hava, ateş ve sudur. Yunan
düşünürlerinin en büyüğü sayılan Aristo, Empodekles’in dört asıl eleman
teorisini sonuna kadar destekleyince, Aristo’nun etkisi yüzünden
Democritos’un ve diğer düşünürlerin teorileri hemen hemen iki bin yıl
ilgi görmemiştir. Bu iki bin yılın sonunda Galile, Bacon, Descartes,
Boyle ve Newton gibi bilim adamlarının çalışma ve araştırmaları ile
atom teorisi yeniden değer kazanıp gündeme gelmiştir.
XVI. ve XVII. yy.da Galile ve Newton, atomla ilgili kuramsal çalışmalar
yaptılar. 1661 yılında Robert Boyle, bilimsel bir yazısında dört asıl
eleman teorisine kesinlikle karşı olduğunu açıkladı. Boyle’ye göre
maddenin en küçük parçası olan atomlar, basit fakat birbirlerine
mükemmel bir düzenle birleşmişlerdi. Ancak, atomun yapısıyla ilgili
asıl buluşlar, XIX.yüzyılın ilk yarısında gerçekleşecektir.
İngiliz fizik ve kimyacısı John Dalton klasik atom teorisinin
öncüsüdür. 1807(1810) yılında atomik yapıyla ilgili teorisini
geliştirmiştir. Bu teoride atom sert yapılı, ufak bir bilardo topuna
benzetilmiştir. Teori şöyle özetlenebilir:
Dalton atom modeli;
Her şey atom denen son derece küçük bileşenlerden oluşur; bu atomlar ne
yoktan var edilebilir, ne bölünebilir, ne de yok edilebilir.
Atom bir elementin en küçük parçasıdır. Kimyasal özellikleri elementin
kimyasal özelliklerine eştir. Başka bir deyişle, kimyasal reaksiyonlar,
atomun yapısını değiştirmeyip sadece birleşmelerindeki düzeni
değiştirirler.
Bir elementin bütün atomları her açıdan özdeştir; buna karşılık iki
ayrı elementin atomları biçim, boyut,ağırlık (kütle) ve genel
davranışlarıyla birbirinden ayrılır.
İki ayrı elementin atomları basit tamsayılarla belirtilen belli bir
oranda birleşerek bileşikleri oluşturur. Örneğin iki hidrojen atomunun
bir oksijen atomuyla birleşmesiyle suyun en küçük birimi olan bir atom
grubu oluşur.
Dalton değişik atomların ağırlıklarını ölçmek istemiş ancak tek bir
atomun ağırlığının doğrudan bulunmasının imkansızlığını görmüştür.
Ancak en hafif atom olan hidrojen atomu esas alınmak yoluyla hidrojen
atomunun ağırlığına oranla diğer atomların ağırlıklarının
belirlenebileceğini ileri sürmüştür. Kıyaslama atomu olarak oksijen
atomu kullanılmıştır. (O = 16,0000 alınmıştır) Bugün kıyaslama atomu
olarak C-12 (C=12,0000) izotopu alınmaktadır.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru yeni yeni elementler bulundu. Bilim
adamları bu elementlerin atomlarının nasıl bir düzenle birleştiğini,
molekül halinde nasıl bir araya gelip bütünlendiklerini incelemeye
başladılar. İngiliz fizikçi J.J. Thompson’un yaptığı bir dizi katot
tüpü deneyi, insanların atom hakkındaki düşüncelerini büyük ölçüde
değiştirdi. Thompson, elektrik ve manyetik kuvvetler uygulayarak
negatif elektrik yüklü bazı parçaları atomlardan ayırabildiğini
belirtti. Thompson’un katot tüpü, havası boşaltılmış ve iki ucunda
elektrot görevi yapan metal parçalar bulunan bir cam tüpü. Bu iki
elektrot arasında elektrik akımını geçirmek mümkün oluyordu. Çinko
sülfürle kaplı küçük bir cam parçası türün içine yerleştirildiğinde,
hafif bir ışık saçarak parlamaya başlıyordu. Thompson, bu elektrik
akımının, katottan anota doğru saçılan ufak madde parçaları tarafından
taşındığını gösterdi. Thompson bu parçalara elektron adını verdi.
Elektronlar negatif yüklüydü. Bu yüzden pozitif elektrota doğru hareket
ediyorlardı. Thompson ayrıca elektronların bir ağırlığı bulunduğunu da
ispatlamıştır. Daha sonra da yük/kütle oranını hesaplayacaktır. Böylece
atomların yapısında daha küçük parçaların bulunduğu iddiaları da
gerçekleşmiş oldu.
Atomun çeşitli parçaları arasındaki ilişkiler, Yeni Zelanda doğumlu
ünlü fizikçi Ernest Rutherford tarafından açıklanmıştır. Rutherford ve
yardımcıları yaptıkları deneyde, artı iki yüklü helyum atomları olan
alfa parçacıkları ile ince bir altın yaprağı bombardıman ettiler. Alfa
parçacıkları, radyumun radyoaktif parçalanmasından elde edilmiş ve
kurşun bir bloğun dar kanalından ince demet halinde bir yöne
gönderilmişti. Bu parçacıklar yaklaşık olarak on bin atom kalınlığında
çok ince bir metal levhaya yöneltilmişti. Üzerine sülfür kaplı bir
flüoresan levhaya çarptıkları zaman ışık çıkarmaları gözleniyordu. Bu
flüoresan levha merkezinde alfa parçalarının çarptığı ince metal
bulunan bir daire çevresinde hareket edecek şekilde düzenlemişti. Bu
levhaya çarparak alfa parçacıklarının meydan getirecekleri en zayıf
ışıkları bile gözleyebilmek için levhanın orta kısmına bir dürbün
yerleştirilmişti. Alfa parçalarının gaz moleküllerine çarparak
yansımalarını önlemek için bu alet vakumda çalıştırılıyordu. Metal
levhanın etrafında, çeşitli açılarda gözlem yapan Rutherford ve
Danimarkalı fizikçi Niels Bohr oldukça önemli sayıda saçılmış alfa
parçacığı tespit etti. Hatta 180dereceye yakın açılarla bile sapmış
alfa parçacıkları gördüler. Böyle sapmalar ancak yerinden oynatılması
imkansız hedeflere çarpılmasıyla gerçekleşebilirdi.Bu iki fizikçi yeni
bir atom modeli tasarladılar. Bu fizikçilere göre ;
Rutherford atom modeli
Atomun merkezinde bir çekirdek bulunuyor, elektronlar da bu çekirdeğin çevresinde dolanıyordu.
Her çekirdek artı elektrik yükü taşıyordu; böylece çekirdeğin artı yükü
elektronların eksi yüküyle dengelendiği için atomun bütünü elektriksel
olarak yüksüz (nötr) durumda kalabiliyordu.
Çekirdek, atomun bütün yapısı içinde çok küçük bir yer tutuyor. Eğer
bir atom stadyum kadar büyütülecek olsa, çekirdek bu stadyumun
ortasındaki küçük bir bezelye yığını gibi olacaktır.
Atomun hemen hemen bütün kütlesi bu minicik çekirdeğin içinde
yoğunlaşmıştır. Çekirdek başlıca iki temel parçacıktan oluşur: Artı
elektrik yüklü proton ve elektrik yükü taşımayan nötron. Nötronun
kütlesi protonunkinden biraz daha büyüktür.
